2 Aralık 2009 Çarşamba

naechste Haltestelle

09.03.2005, saat 19:00 civarı. Soğuk bir Mart akşamı... Erlangen Schenkstrasse'deki evinden çıktı, hızlı adımlarla otobüs durağına doğru yürüdü. Otobüs beklerken üşümemek için elleri ceplerinde durağı ileri geri turladı. Nürnberg otobüsü her zamanki gibi, tarifesinden dakika şaşmadan gelmişti. Otobüse bindi. Yerine oturunca, elleri ceplerindeyken sıkı sıkı tutarak buruşturduğu bileti cebinden çıkardı. "Türk-Alman Film Festivali Açılışı " bileti... Program saat 20:00'de başlayacaktı, açılış "Tafelhalle" adında bir salonda yapılacaktı. Nürnberg merkezde indikten sonra, bir de tramvaya binmesi gerekiyordu. Tramvayla bir miktar gittikten sonra, salonun hemen önündeki "Tafelhalle" durağında inecekti. Geç kalması düşük bir olasılıktı, kaybolması zaten mümkün değildi, haritalar herşeyi söylüyordu, sürprizlere yer yoktu bu şehirde. Yine de bu biletin eline geçmesi bir nevi sürprizdi onun için. Erlangen sürprizi ama. Habib Bektaş'ın Theater Cafe'sine uğramıştı birkaç gün öncesinde. Çok önce bir tesadüf sonucu keşfettiği Theater Cafe'de, yine bir tesadüf sonucu tanıştığı annesinin memleketlisi, bir nevi uzak akrabası, meğerse festival komitesindeymiş... Ona hemen bir bilet ayarlamıştı işte...

"Naechste Haltestelle: Tafelhalle"... Tam vaktinde gelmişti açılışa. İçeriye girdiğinde karşılaştığı neşeli hava onu da keyiflendirmişti. Sağa sola bakınırken, Türk filmlerinden tanıdık simalar görmüş, şaşkın bir gülümsemeyle etrafı seyretmeye başlamıştı. Habib Bektaş'ın Theater Cafe'si ve Türk bakkalı dışında neredeyse Türklerle hiç iletişim kurmadan yaşamaktaydı. Böyle bir durumda bir anda Hülya Koçyiğit'i karşısında görmek, içinde bir yerleri eritmiş, gözlerini yaşartmıştı işte. Erlangen'den tanıdıklarla bir süre sohbet etti, sonra filmi izlemek üzere salona geçtiler. Şans eseri Hülya Koçyiğit'in tam arkasında oturuyordu. Nasıl bir hisse bu, insan Hülya Koçyiğit'i görünce annesini görmüş gibi oluyordu işte.

Uzun açılış konuşmaları sonrası Ahmet Uluçay'ın "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" filmi gösterildi. Gisam'da bahsedilmişti Ahmet Uluçay'dan, Kütahya Tavşanlı'da bir köyde çekiyor filmlerini diye. "Ee, benim nüfusa kayıtlı olduğum yer de orası, babamın memleketi, her bayram giderdik bir zamanlar" demişti o zaman, Kütahya Tavşanlı'dan böyle bir yönetmen çıkmasına içten içe hayret ederek. Akşam babasına sormuştu, köylüsü Ahmet Uluçay'ı tanıyor mu diye. "O Tepecik'den, bizim köye 6-7 km uzakta, kendince bir şeyler yapmaya çalışıyormuş köydeki evinde demişlerdi", "Evet baba, hem de çok güzel şeyler..."

Filmdeki insanların şiveleri çocukluğunun bayramlarda Tavşanlı'da geçirilen zamanlarına götürüyordu onu. Almanya'nın orta yerinde aşırı doz memleket olmuş şekilde buluvermişti kendini işte... Üstelik film her ne kadar bir köyde geçiyor da olsa, evrensel bir dili vardı, çocukların sinema sevgisini anlatmada Cinema Paradiso'yla yarışırdı hatta. Ne var ki o heyecanla böyle düşünürken, algısını etrafına açtığında, seyircilerin, özellikle Almanların filmi tam olarak anlayamadıklarını üzülerek farketti. Filmi sevecenlikle izliyorlardı fakat gülünecek yerlerde gülmüyorlardı bile. Espriler onlara çok uzak kalmış görünüyordu. Yine de onun nezdinde evrensel bir festival filmiydi bu... Seyirci ödülünün seçilebilmesi için dağıtılan kağıdı, diğer filmleri izlemeden, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'ı en yüksek puanla değerlendirerek kutuya atmıştı o akşam. -Ne var ki, festival sonunda, seyircilerin seçtiği en iyi film "Kebab Connection" olmuştu, Almanlar biraz daha tanısalardı yönetmenin topraklarını, biraz daha algılayabilselerdi, seçilecek en iyi filmin "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" olacağına emindi.-

Haftasonu bir kaç festival filmi daha izlemek üzere Filmhaus'un yolunu tuttu... İçeriye girdiğinde, Filmhaus'un "lounge"unda, en arkadaki masanın etrafında oturan kalabalık bir güruh gördü. Fatih Akın'ı ve Uğur Yücel'i seçebildi içlerinden. Yönetmen ve oyuncu tayfasından oluşmuş gruptu belli ki... Fatih Akın'a merhaba demek isterdi ama kalabalık pek bir korkutucu geldi gözüne. Merhaba sonrasında ne diyeceğini bilememek onu korkutmuştu galiba. Aklına birşeyler geliyordu ama: "Kurz und Schmerzlos" çok güzeldi, şu Sezen Aksu şarkıları da filmlerinize çok gidiyor, "Gegen die Wand"a bayıldım, sizin filmler saf tutku, hastasıyız. Birol Ünel geçen yılki festivalde fazla şımarmış diyorlar, ne o öyle kuzum sahneye alkollü çıkmalar falan:-p... Gidip kendine bir kahve aldı ve koridorda filmin başlamasını beklemeye başladı. Bir yandan da "Fatih Akın'a yaratıcı merhaba" cümlelerini düşünmeye devam etti: "Görmeyeli çok zayıflamışsınız, sırrınız ne?"

Kafasını çevirdiğinde koridorun diğer ucunda iki gençle karşılıklı sohbet eden bir adam dikkatini çekti. Gençler merakla adamın anlattıklarını dinliyorlardı, gözlerinden duydukları saygı anlaşılıyordu. Adam; ufak tefek, esmer, kirli sakallıydı, kıyafeti de pek iyi sayılmazdı. Kafasında gri bir bere, üzerinde hafif eski bir mont vardı, bedenen çok hırpalanmış gözüküyordu, sanki bir kavgadan yeni çıkmış gibiydi. Yaratıcı "Fatih Akın'a merhaba" cümlelerini düşünmeyi bir kenara bırakıp konuşulanlara kulak kabarttı. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'dan bahsediyorlardı, evet, bu adam Ahmet Uluçay'dı. Kafasındaki bere de, beyninden yeni ameliyat olmuş olmasından kaynaklanıyordu. O zorlu ameliyata rağmen, buralara kadar gelmişti işte, filmlerinin yanıbaşındaydı... Birden Ahmet Uluçay'a merhaba demek için yaratıcı bir cümleye ihtiyacı olmadığını farketti. Gençlerle konuşması bitince yanına gitti: "Merhaba, nasılsınız? Çok geçmiş olsun" dedi. "İyiyim, çok teşekkür ederim" dedi Ahmet Uluçay. "Dün filminizi izledim ve çok sevdim..." "Çok memnun oldum..." Konuşmasında bir tutukluk vardı, kelimeler kesik kesik geliyordu, ameliyatın etkisi olmalıydı bu. "Biliyor musunuz, ben de Kütahya Tavşanlı'lıyım. Babam orada doğup büyümüş..." dedi. Nasıl da şaşırmıştı Ahmet Uluçay... "Memleket"ten bahsettiler bir miktar. Ahmet Uluçay sonra bir an durdu ve ona "Toprağım kokuyorsun" dedi. Çok içtenlikle söylemişti bunu. Bu cümle ilk anda biraz arabesk gelse de, ne kadar sevinmişti o an... Bir süre daha sohbet ettiler havadan sudan. Ne konuştuklarını hatırlamıyordu ancak bu diyalogdan yıllar sonra aklında kalan tek cümle "Toprağım kokuyorsun" olmuştu.

"Toprağı"na gömüldü bu akşam yüreği sinema sevgisi dolu o yönetmen...
Çok üzdü bizi...
Mekanı cennet olsun...

Bu anıyı neden 3. tekil şahısta anlattım bilmiyorum.
Geçmiş, ne kadar da uzak...

21 Ekim 2009 Çarşamba

lale

Lale figürü..Bu lale bir şekilde Türkiye'nin simgesi oldu da haberimiz yok, THY uçaklarında, tanıtım filmlerinde her yerde lale var... Şimdi de yeni kimlik kartlarında... Lalenin benim bildiğimden farklı anlamları da olmalı diyerek internette küçük bir araştırma yaptım. Tasavvuf yönüm biraz zayıf olduğundan sanırım, elde ettiğim sonuçlar beni biraz şaşırttı, başkalarını da aynı ölçüde şaşırtır mı bilemiyorum.

Lale, tahmin ettiğim üzere tasavvufi göndermeleri olan bir çiçekmiş, zira lale figürü Arapça alfabede Allah'ın harfleri ile çizilebiliyormuş. Ancak asıl ilginç olan lale sözcüğünün "ebced hesabı"na göre 66'ya tekabül ediyor olması. "Ebced hesabı" nedir derseniz, Arapça'da baştaki elif harfinden başlanarak, her harfe, birden ona kadar birer birer, ondan yüze kadar onar onar, yüzden bine kadar yüzer yüzer arttırarak bir değerin verilmesi. Bu sisteme göre Allah kelimesine karşılık gelen rakam da 66. Dolayısıyla lalenin diğer çiçeklere göre yeri ayrıymış İslamiyet'de. Bundan kelli tasavvufta gül Hz. Muhammed'i, lale ise Allah'ı simgelemekteymiş. Daha da ilginci 66 rakamına karşılık gelen diğer bir kelimenin ise "hilal" olması... Türklerin zamanında bu sebepten hilali sembol olarak seçtikleri söylenmekte.

Peki şimdi ne olacak? Elimizde zaten e
bced karşılığı 66 olan, bayrağımızda bulunan hilalimiz vardı. Bu laleler son dönemde neden ortaya çıktı? Bana kalırsa hayatın her alanında bir "Araplaşma" sevdası yaşandığı ülkemde, "hilal" bile fazla Türk gelmekte birilerine. İlla ona da Arap bir rakip çıkarmaları gerekmiş gibi, fırsatını bulsalar Türk bayrağından hilali çıkarıp yerine laleyi koyacaklarmış gibi... Çok mu art niyetli düşünüyorum bilemiyorum ama böyle hissetmekten kendimi alıkoyamıyorum. Hepimizin farkında olduğu gerçekler var, hiç bir zaman bu kadar uzak olmadı yurdum insanı birbirine, bu kadar kutuplaşmadı. Nasıl başarıyorlar bilmiyorum ama insanı laleden bile soğutuyorlar işte...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Spirit of Pink Floyd- 250909

O Cumartesi bu konsere gitmek son zamanlarda verdiğimiz en iyi karardı sanırım. Pink Floyd ruhunu hissetirmek idiyse amaçları, bunu fena halde başardılar. Solist, basçı, iskoç etekli şaklaban saksafoncu, baterist, her türlü gitarı çalabilen abla ve sağa sola salınan "iri" vokalistlerle oldukça iyi bir ekip olmuşlardı. Çok başarılıydılar. Dünyada yapılabilecek en güzel işlerden birini yapıyorlar bence. Helal olsun.






Uyduruk fotoğraf makinamla çekmeye çalıştığım iki şarkının kaydı var videoda. "Wish You Were Here"la, "The Wall". Sesi kısıp izlemekte fayda var, zira çoğu yeri pek bir cazır cuzur. Yine de bir fikir verebilir...



" What have you found? The same old fears"

...
"Her güzel şeyin bir sonu var" di mi?


maç

Azerbaycan bayrağı yasakmış. Sömürge miyiz (lan) biz?

17 Eylül 2009 Perşembe

take me to the river

İşyerinde gün geçtikçe boğulduğumu hissediyorum.

Bir yanda saçma stresli yoğunluklar, diğer yanda hedefsiz, beklentisiz, anlamlandırılmamış, savrulan ben.

En azından gerçek bir nehirde boğulabilmeyi diliyorum.

27 Ağustos 2009 Perşembe

ain't no sunshine

o yokken
evine uğramazsın
annenle babanın sevgili kızı olmaya devam edersin
aklın "kendi" evinde kalır ama
gitmek istersin
vazgeçersin sonra, bu akşamı da annemlerle geçireyim dersin
-insan yaşlandıkça anne baba ile geçirilen dakikalar daha değerli olmaya başlıyor nedense-
bazen de kafayı bozup, evdekilere resti çekip
bu akşam kendi evimdeyim dersin...
döndüğünde saksıdaki çiçeklerini seni beklemekten yorulmuş
susuzluktan neredeyse kurumuş bulursun
o geleceği gün neşeyle aldığın, vazoya özenle yerleştirdiğin
güneş gibi açmış çiçekler
hayata çoktan veda etmiştir zaten
ona yemek yapmak için aldığın sebzelerden arta kalanları
hayatta tutmaya yetmemiştir buzdolabının soğukluğu
çöp kutusu gelmeyişin-iz-e küsmüş nesnelerle yavaş yavaş dolar
kitaplığın rafları boştur
birlikte alacağınız yeni kitapları beklemektedir
koca kafalı çocukluk resimleri sana mahzun bakar
senin için topladığı deniz kabuklarının yanıbaşından
özlemek
hiç eksik olmaz bu ilişkiden

26 Ağustos 2009 Çarşamba

1071

938 yıl önce bugün Anadolu'ya girmemiş olsaydı Alpaslan, Ortaasya'nın bozkırlarında sürünüyor olur muyduk hala? Olurduk bence.

Allah ondan razı olsun.

25 Ağustos 2009 Salı

stain-less

Bugün işyerinde 304 kalite çeliğin klorür içerikli sularda karşılaştığı korozyon ile ilgili bir şeyler sordu Tolga bana. Ben de boş boş baktım yüzüne. Soğutma kulesine bağlı eşanjörlerimiz patlamaktaydı bir süredir, yaptığı araştırmalar sonucu olası nedenlerden birinin artan ısıyla birlikte artan -2. kalite suda zaten yüksek olan- klorür konsantrasyonunun 304 kalite çelikten yapılmış eşanjörler için korozif bir ortam oluşturduğu idi. Kendisi pek iyi bir İngilizce'ye sahip olmadığı için ASME Hanbook'un ilgili sayfasını çaat diye açıp önüme koydu, "haydi bakalım şunu bir oku da mevzuyu benim için analiz ediver" deyiverdi...

Tolga, "mühendislik" kavramına gerçekten ruhen yakın bir insandır. Kendi kendine oturur hesaplar yapar, benim anlamadığım şeylerin programını yazar, alakasız teknik konularda bilgisi olur, bizi şaşırtır... Geçen günkü kısa diyaloğumuzu hatırladım birden.
-Nereden öğreniyorsun bu bilgileri? -Benimki de soru mu yani-
-Okuyorum... Evde Handbook'lar, mekanik, termodinamik kitapları elimin altındadır hep.
-Hangi arada bir derede okuyorsun? Benim hiç vaktim olmuyor...
Biraz sıkılarak
-Valla, benim de pek vaktim olmuyor, doğruya doğru, en çok tuvalette okuyabiliyorum...

Tuvalet, spor salonu ve yolculuklar dışında benim için de "okuma" için iyi bir alternatif mekan. Ancak bugüne kadar tekrar tekrar okumayı sevdiğim romanlar oldu hep çamaşır makinesinin üzerinde. Şöyle Çengel'in termo'sunu koymak aklımın ucundan geçmedi mesela, ki severim aslında ben termodinamiği. Kendime şöyle bir bakınca farkettim ki, bugüne kadar "mühendislik" konularının sadece ihtiyacım olduğu kadarını öğrenmişim, sanki daha fazlasını öğrensem zarar görecekmişim gibi. Mühendislik konuları benim için hep "saygı duyulan" ve "uzağında durulan" yıllardır. Boş vakitlerimde varsa yoksa, o şair, bu film. Halbuki donanımlı bir mühendis figürü her zaman özenilen ve olunmak istenendi benim için. Sanırım benimki bir nevi hayranlık sonucu seçilmiş bir meslek. Aslında hiç de ilgili değilim mesleğimle, tek bir konusunu bile merak etmiyorum çünkü. Yine de bu aralar kendimi biraz zorlamaya karar verdim. Çamaşır makinesinin üzerinde duran "Şeker Portakalı"nı kaldırdım. -İlkokulda hüzünlenerek okuduğum ve çok sevdiğim bu kitaba hala garip bir düşkünlüğüm var.- Yerine "Fundamentals of Fluid Dynamics"i koydum. Bakalım ne olacak. -Aklıma bir ata sözü geliyor ama neyse...-

Bu arada, eşanjörlerde oluşan korozyonun detaylı analizini sonraki yazılarımda bulabilirsiniz.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

daily aphorism

"wireless modeme, 3g'ye inanıyorsan karmaya, görünmeze, manasız tesadüflere de inanacaksın kardeşim."

Gökçeciğim ne derse doğru der.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

YK

Sene 2002, üniversite 3. sınıfta soğuk bir kış günü, bir öğle vakti ODTÜ Gisam'ın önünden yurtlara gitmek üzere otostop çekmekteydim. Genelde Bilkent tarafındaki kapıdan giriş yapan araçlar geçer buradan; ne ODTÜ'nün ana giriş kapısı olan A1, ne de Yüzüncüyıl çıkışındaki A4 kapısı kadar işlektir. Bilkent tarafından gelenler dışında pek kullanılmaz. Ellerim, ayaklarım buz tutmuş bir şekilde beklerken, beyaz bir Broadway önümde yavaşça durdu. Kapıyı açtım, içinde kalpaklı, kırmızı fularlı bir adam. Arabaya bindim, dışarıdan görünen "Bilkent" stickerının arka yüzünde "öğretim görevlisi" yazdığını farkettim ancak isme dikkat etmedim. Merhabalaştık. Bir süre sessizlik oldu. Sessizlikten sıkılıp "Bilkent'te öğretim görevlisisiniz sanırım" dedim, "Ben" dedi, "yazıyorum, yazarım..." Birden "öğretim görevlisi" ibaresinin altındaki isim dikkatimi çekti; "Yalçın Küçük". Yalçın Küçük'ün önemli bir yazar ve araştırmacı olduğunu biliyordum. "Türkiye Üzerine Tezler"i duymuştum, biraz karıştırmışlığım da vardı, ama o kadardı, ne bir fotoğrafını görmüştüm, ne de başka neler yazmış diye araştırma ihtiyacı duymuştum o güne kadar. Arabaya bindiğim ilk andaki sessizliğin neden kaynaklandığını anlamıştım, onu tanımamı bekliyordu, tanımamıştım. Sonra "aa, siz Yalçın Küçük'sünüz", "kitabınız şöyle iyiydi" tarzı cümleler kurmaya çalıştıysam da iş işten geçmişti. Notum verilmişti. Hangi bölümde okuduğumu sordu, cevabın "kimya mühendisliği" olması ne kadar hafifletici bir sebep olmuştur bilemem ama kütüphanenin önünde arabadan inerken ortamda daha pozitif bir hava olduğu kesindi. Söyleyebileceğim tek şey gerçekten bir karizması vardı. Sanırım ben de bundan etkilenerek yurt yerine kütüphanede inmeyi tercih etmiş, çantamda bir Yalçın Küçük kitabıyla odama dönmüştüm.

Bütün bunları nereden hatırladım, odatv.com'a yeni eklenmiş Yalçın Küçük konuşmalarını dinlerken... Yalçın Küçük yine güzel güzel anlatmış, gerekli yerlere giydirmiş. Bir de "Doğu Birliği" projesinden bahsetmiş; Musul'u alalım, hatta Azerbaycan'la birleşelim demiş ki, çok aklıma yattı ne yalan söyleyeyim. Dinleyelim, dinletelim.

Yalçın Küçük'ün benim için ayrı bir yeri de, sevgilim, kocam, herşeyim Korhan'la tanışmamıza vesile olmasıdır. Onu da sonra anlatayım...

6 Ağustos 2009 Perşembe

sundance

i miss you so much.
böceklerin ısırdığı yerler hala şiş ama olsun...

4 Ağustos 2009 Salı

"Torsk"

Tatt av Kvinnen... Yine beni benden almış olan bir Norveç filmi. Cnbc-e'de izlemekteyim. Birazdan bitecek, bitmesin... İskandinav filmlerine her türlü hayranım. Bu film tam da bana festivalde izlediğim yine bir Norveç filmi olan O'Horten'ın tadını veriyor demekteydim ki kendi kendime, gelecek Salı "Komik Salı" kuşağında Cnbc-e'de yayınlanacağını gördüm. İzleyiniz, izletiniz.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

au revoir Jeanne Moreau

Jeanne Moreau geçtiğimiz hafta sonu İstanbul'daymış. İstanbul'dayMIŞ çünkü "Ünlü Fransız oyuncu Jeanne Moreau İstanbul'da!"* başlığıyla verilen haberi "Hmm, merhaba Jeanne Moreau, henüz tanışmamıştık, gelişinden de haberim olmadı, umarım herşey senin için güzel geçmiştir, bir dahaki sefere tanışmak üzere, güle güle" gibi bir alt içsesle bu sabah okuyup geçmiştim. Ancak akşam evde DVD'lerimi toparlarken, Truffaut'un "Jules et Jim" DVD'sinin kapağının üzerinde Jeanne Moreau adını okumamla birlikte hayran olduğum kadın aktrislerden birinin oyununu kaçırdığımı üzüntüyle anlayarak, derin bir pişmanlığına gömüldüm.

Bu kadın muhteşem bir kadın; güzelliği, zerafeti ve oyunculuğuyla. Hatta Truffaut da onu "Jules et Jim"de şöyle taçlandırmış zamanında: Filmde, iki arkadaş, Jules ve Jim, arkeolog bir arkadaşlarının kazılar sırasında rastladığı heykellerin dialarını izlerken bir kadın kafası heykeli dikkatlerini çekiyor. Heykeldeki dolgun, konturlu ve gülümseme algısı yaratan dudaklara sahip kadının "mükemmel kadın" olduğuna karar veriyorlar, hatta bu heykeli görmek için kilometrelerce yol katedip dönüyorlar ve gerçekten de bu hatlara sahip kadını bulurlarsa aşık olacaklarına emin oluyorlar... Tahmin edileceği üzere filmde o kadını buluyorlar, yani Catherine'i, yani Jeanne Moreau'yu. Filmde gerek oyunculuğu gerekse oynadığı karakterle gerçekten de "mükemmel kadın"dı Jeanne Moreau. Catherine olmak için yaratılmıştı sanki... Catherine'se saf bir dişi, dahası "femme fatale". Vicky Cristina Barcelona'daki ressam Juan Antonio erkekler için ne kadar idol -ya da iç geçirten bir karakter- ise, Catherine de kadınlar için bu anlamda o kadar çekici...

"Vicky Cristina Barcelona" ile "Jules et Jim"in karakterleri arasındaki çağrışım bir yana ben ciddi ciddi Woody Allen'in VCB'yi çekerken Truffaut'nun "Jule et Jim"inden etkilendiğini düşünmekteyim. Elbette Woody Allen, Woody Allen'a yakışır bir biçimde çok daha erkeksi bir pencereden bakmış ve vizyonunu hetero olmayan yakınlaşmalarla da (Cristina+Maria Elena) genişletmiş, ancak bu iyi ifadesiyle "esinlenmenin" varlığını benim için yadsıtamıyor. Elbette böylesi kült filmler yapan bir yönetmenden günümüz yönetmenlerinin esinlenmemesi mümkün değil. Ki bakınız Tarantino. Kill Bill'in Truffaut'dan arak olduğunu kaçımız bilirdik. Truffaut'nun 1968 yapımı "La Mariée était en noir" -"Gelin siyah giyiyordu"-filminin DVD'si geçen ay piyasaya çıktı. Edindiğim bilgilere göre, Tarantino bu filmi daha önce hiç görmediğini, bir esinlenmenin söz konusu olmadığını söylüyormuş ama ortada bir arak olduğu apaçık... Zira DVD'nin kapağında da bunu alenen belirtmişler. Filmde siyah giyen gelini kim oynuyor dersiniz? Elbette ki güzel Jeanne Moreau...


*http://sanat.milliyet.com.tr/Sanat/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=1120677&KategoriID=39

30 Temmuz 2009 Perşembe

24-30.07.09

Cuma'dan beri İstanbul'da Göztepe mevkiindeydim. Bu sabah saat 09:00 itibariyle Bursa'ya giriş yaptım. İstanbul, daha doğrusu Anadolu yakası, boşalmış, kimsecikler yok. Göztepe'den taksiye biniyorsun, tık diye Moda'dasın. "Cadde" bomboş. İnsansız bir İstanbul, daha doğrusu makul sayıda insanlandırılmış bir İstanbul ne kadar da güzelmiş. İki hafta önce Sundacecamp'da bile bu kadar dinlenmedim ben, istenirse İstanbul'da bile tatil yapılabilirmiş meğer... Mütevazi bir ev hanımı olarak hafta içinde günümü şöyle geçirmekteydim.

08:00-08:30- Eşe kahvaltı hazırlamaca, eşi uğurlamaca
08:30-10:00- Hafif bir kahvaltı (ya da daha keyiflisi için bekleme), hızlıca evi toparlama
10:00-10:15- Köşedeki gazeteciden gazete alıp -İstanbul'da Anadolu yakasındaysan nedense bu gazete illa ki Cumhuriyet oluyor- taksiye binmece
10:15-10:30- Taksiyle Moda'ya ulaşma, Kafe Kemal'e yürüme
10:30-11:30- Kafe Kemal'de deniz manzarasına karşı ağaçlar altında serin serin oturup, kahvaltı yapmadıysam "labneli simit"le kahvaltı yapmak, yaptıysam çayımla birlikte hemen gazete keyfine dalmak. Bu arada Cumhuriyet bu kadar keyifli bir gazete miydi, yoksa bu "Kafe Kemal'in keyifliliği mi? Bir de 29.07.09 tarihli Cumhuriyet'deki Oktay Ekinci'nin "Çed Köşesi"ndeki yazısı.* Yazıyı özellikle tavsiye ederim, annem Azeri olduğu için beni özellikle etkilemiş olabilir ama gerçekten çok güzel, aşağıdan kendisine ulaşılabilir ...
Arada çevremde oturanların sohbetlerine de kulak kabartmak, bunların da en az gazete kadar keyif vermesi...
11:30-12:30 Moda'dan Kadıköy'e salına salına yürümece. Yol üzerinde, bahçesinden topladıkları az miktarda "organik" ürünü küçük tezgahlarda satan satıcılardan akşam yemeği için yeşillik temin etme. Bu tezgahlardan aldığım yeşil fasülye çok taze ve lezzetliydi mesela, bir tane bile kılçık çıkmadı içinden. Hele o minik domatesler, şeker gibiydi hepsi... Taze semizotu, taze nane, hepsi, mis mis idi...
12:30-14:00 Kadıköy'de ufak çaplı bir tüketim çılgınlığı yaşamaca. Tüm mağazalar sezon sonu indiriminde, öyle böyle değil... Bi de "clandestino" diye bi yer var, Rexx'den yukarı doğru çıkarken solda.. Oradaki tüm elbiseleri denedim sanırım. 4 tane elbise aldım, biri hediye.
14:00-18:30 Kadıköy'den taksiye binip eve dönmece. Evle ilgilenmece, yemek yapmaca... Ev halkının eve gelmesi.
18:30-19:30- Hızlı ve keyifli yemek yemece, yemek boyunca WOW konuşulması
19:30 ve sonrası- Ev halkının -eşim dahil- WOW'un başına oturması, benim çay ve kitabımla başbaşa kalmam. Mutlu olmam. Hiç dönmek istememem.

-----------------------------------------
*
Cumhuriyet 29.07.2009

ÇED KÖŞESİ
OKTAY EKİNCİ
Azeri Kardeşlerimize
‘Kissebükü’ Mektubu
Hörmetli Hafız Mammadov,
Hörmetli Anar Mammadov...
Eşittim ki Türkiyemizin en gözel sahillerinde turizm projeniz varmış. Gene eşittim ki projenizin arazisi, bundan 10 yıl gabah menim de işlediğim “Muğla Koruma Kurulu”nun teze tikintilere karşı muhafaza eylemek üçün SİT kabul ettiği, gözel mi gözel “Kissebükü”ndeymiş...
“İki Devlet Bir Millet” sözüne inanan, ataları Azarbeycanlı bir Türk me’marı olarah, Türkiye’de iş görmeniz gözüm üste; amma projenizin yerine sebep çok narahatam...
Ele fikreliyerim ki gereh Türk yoldaşınız Ahmet Çolakoğlu Bey de narahat ola ve size diye ki; “Gelin burada tikintilerden vazgeçek; alahı bir yer tapah...”
Çünkü Kissebükü ele emsalsiz bir yerdi ki tamam ağaçları, suyu, torpağı, tarihi, dağları, yeşili, çiçekleriyle uşahlarımıza ve nevelerimize heç ellemeden hediye etmemiz gereken bir dünya cennetidi...
Eslen buna sebep de sizden önce orada otel gayırmah isteyen Türk firmalarına “Heyir, burayı bozamazsız” demiştik. İndi de ruznamelerde ohudum ki bizim Kültür ve Turizm Bakanımız Hörmetli Ertuğrul Günay da Kissebükü’nü öz gözleriyle görende deyip ki; “Burada tabiatı, tarihi yok edecek hiçbir düzenlemeye izin vermenem..”
Eyni haberlerde Bodrumlu tabiat âşıhlarının da Kissebükü’nü gözetmesi için bakanımıza mektup gönderdiklerini ohuyanda, men de size bu namemi “öz dilimiz”de yazmaya karar verdim...
Hörmetli Mammadov’lar,
Bizler, Türkiye’nin ve hatta dünyanın hamıya hayat bağışlayan gözelliklerini muhafaza etmeye bir ömür vermişik...
Belki bilirsiz, buna sebep kimi Türk firmalarının da gözel Baki şehrine yakışmayan teze tikintilerine menfi fikirlerimi Cumhuriyet’te çok yazmış ve demişem ki; “Baki dünyadaki tüm Türklerin gelbindeki, hamımızın eşgi olan bir şeherdir; UNESCO da tavşırır ki bozmayasız. Bizim şeherlerimizi bozan tikintilerin Baki’de önlenmesini, Azerbaycan Me’marlar İttifakı’nın da öz şeherlerindeki bu çirkinliğe mâni olmalarını ürekten diliyirem...”
Azerbaycan için işte bu duyguları her dem galeme de vuran bir gardaşınız olarak, indi de deyirem ki siz de öz yurdunuz sayılan Türkiye’nin tamam insanlığı heyran gılan Kissebükü’ne tikinti için değil, gorumah için sahap çıkın.
O ki pul verip alıpsız, ürekten deyirem ki heyirli olsun; ama pul gazanmah için de tabiatı, tarihi sementle, demirle, daşla doldurmayasız...
Ele bir sahaplıh yapın ki hamı desin ki “Azeriler burayı aldılar, ama bağlıh bahçalıh galmasına sebep oldular”...
Hörmetli Mammadov’lar,
Bir Azeri mahnıda şair deyip ki;
“Meşeler gatar tek dağlar aşanda,
Çağlar dile gelip, coşup daşanda,
Gırmızı laleler düze çıhanda,
Bulahlar samavar, ağ daşlar şeker,
Gocalar da burda cavanlaşırlar,
Garibe âlemi vardır bu yerin..”
Rehmetli anamın, bu mahnı ohunanda gözleri yaşarardı...
Sizin de aynı mahnıyı eşidende yâdınıza nere tüşürse, Kissebükü işte oradı...
Gocaları cavanlaştıran bu garibe âlemimizi siz de kucaklayın. Uşahlarımıza, nevelerimize bağışlayın. Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay’ın sözlerine gulah asın, manasını tüşünün. Projenizi de gatlayıp galdırın ve deyin ki; “Türkiye bizim de ölkemizdi; gözellikleri hamımızındı...”
Salamat galın...

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Kapıcı Daireleri

Bu evler aslında ikiyüzlülük simgesi. Kendimiz için istediğimizi bizden olmayanların da hakkı olabileceğini düşünmediğimizin kanıtı. Lüks ya da belli bir standardın üzerindeki evlerde oturan bizler, belki az ötedeki varoşlardaki yaşam standartlarını fazla umursamıyoruz. Ancak durum kapıcı daireleri gibi hemen kapı komşumuza geldiğinde de bu duyarsızlık devam ediyor.

Güneş girmeyen eve doktor girer. Evlerimiz olabildiğince güneş alsın diye uğraşırken 15 dairede 1 dairenin incecik bir banttan, evin genelde sadece 1 odasına hem de sokak kotundan ışık almasını rahatlıkla kabulleniyoruz. O dairelerde yaşayanlar da genelde en kalabalık hane halkı. Yani en mutena semtlerde bile nüfusun yüzde yedisi gayri insani koşullarda yaşıyor. Yeni yapılarda belirli bir standart olabilir kapıcı daireleri ile ilgili. Ancak hali hazırda bulunan binlerce apartmandaki durumu iyileştirmek için niçin adım atılmıyor. Bahçe alanında biraz kaybederek oluşturulacak şeve açılan yere kadar uzanan pencereleri olsa bu dairelerin. Hem belki böylece daha güler yüzlü bir hizmet de alınır. Hepsinden önemlisi toplumdaki adalet ve eşitlik duygusu gelişir, herkes kabullenilir bir noktaya gelebilir. Parası olmadığı, az kazandığı için hiçbir vatandaşın kaderinde gayri-insani yaşamak olmaması gerektiği de herkesçe anlaşılır.

local

23 Mayıs akşamı Eskikaraağaç Köyü’ndeki şenliğe katılmak üzere yola koyulduk. Şevval Sam’ın o çok sevdiğim sesinden şarkılar dinleyeceğim için çok mutluydum. Yolda güneşin batışını seyrederek 20:30 civarı vardık köye. Köyün girişindeki araba yığınlarından ötürü arabamızı oldukça geride park etmek zorunda kaldık. Arabadan inince köyün oldukça aşağıda olduğunu ve uzun bir yürüyüşün bizi beklediğini görünce gözümüz biraz korksa da, karşılaştığımız manzara keyfimizi yerine getirdi. Güneş batmış olmasına rağmen ortalık henüz tam anlamıyla kararmamıştı. Geride kalan son ışık damlaları da kıyıda girintili çıkıntılı uzanan henüz sararmamış, yeşilliğini koruyan sazlıkları aydınlatıyordu. Sazlıklı pembemsi manzarayı sağımıza alıp köyün içine doğru yürümeye başladık.


Köye girdiğimizde konser henüz başlamamıştı. Yanıbaşımdan süzülerek yükselip yuvasına konan leylek bize “Leylek Şenliği”nde olduğumuzu hatırlatmakta gecikmedi. Başımı kaldırdığımda leyleklerin tünediği diğer yuvaları da farkettim. Nisan ayında İstanbul Gülhane Parkı’nda gördüğüm leylekleri şaşkınlıkla seyrederek, “Eskikaraağaç’da bu kadar leyleği hiç birarada görmedim, leyleklerin asıl mekanı burasıymış meğer” deyişim aklıma geldi. Cahillik başa bela, mevsiminde gelmek gerekiyormuş zahir.

Köyün girişinde konser alanının yanında davul zurna eşliğinde oynayan gruba yaklaşınca, ortada yörük edası ile kollarını kaldırmış Mustafa Bozbey’i seçebildim, Sena Kaleli de yanıbaşındaydı. Keyifler yerindeydi.

Çevreme şöyle bir bakınınca, çoğu insanı bir yerlerden bir şekilde tanıdığımı farkettim. Güzel bir duyguydu bu, tanıdıkların arasında olmak.

Şenlikte görev alanların her birinin çabası ayrı ayrı takdire değer ama, projeye katkıları bir yana, Franziska Arıcı’nın herşeyi videosuyla belgeleme çabası beni çok etkiledi. Hiçbir şenlikte kamerasını elinden düşürmüyor, herşeyi mümkün olduğunca kaydetmeye çalışıyor.

Karanlık çökene kadar göl kıyısında ters çevrilmiş bir sandalın üzerinde oturduk. Yanıbaşımızda, güneşin batışıyla birlikte gölde oluşan muhteşem manzarayı çekmeye çalışan fotoğrafçılar vardı. Göl o kadar güzeldi ki, daha erken gelebilsek sandalla bir tur atardık diye düşündüm.

Yine de göl, denizin tadını ve ferahlığını vermiyor insana... Kurbağaları ve sivrisinekleri eksik olmuyor. Hava karardıkça, göl kıyısındaki arsız kurbağalar da seslerini giderek yükseltmeye başladılar, biz de gölle vedalaşıp yavaş yavaş konser alanına doğru yol aldık.

Konserin başlamasına yakın davullu zurnalı oynayan ekibe, korkutucu bir Pagan figürünü andıran 2,5-3 m boyunda koca bir leylek maketi eşlik etmeye başladı. Oynatıcısı leyleğin kanatları açıp kapattıkça, maketin üzerindeki rengarenk tüller uçuşuyordu. Leyleğin kafası bir o yana bir bu yana düşüyor, “sıkıldım, lütfen beni rahat bırakın” diyordu sanki.

Nihayet konser başladı. Parketmiş arabalardan dolayı köye girememiş olan Şevval’i, bir motosikletin arkasında getirmişler, bu yüzden saçları biraz dağılmış. Bir türkü söyledikten sonra bu açıklamayı yaparak başladı konsere... Elbette saçları çok güzeldi ve her zamanki gibi harika gözüküyordu. Doğu’dan yola çıkıp, Ege’ye, sonra İstanbul’a ve en sonunda Karadeniz’e ulaştık söylediği türkülerle. Arada söylediği neşeli alaturkalar da oldukça keyifliydi. “Ada sahillerinde bekliyorum...” Ancak Karadeniz türkülerinin yeri ayrı, onları başka bir güzellikte söylüyor. Türkülerin çoğuna oynayarak eşlik ederken, Karadeniz türkülerinde kendimi bir “cigara”yı tüttürürken buldum. “Kimse almasın seni, oy, gene bana kalasın...”

Ne yazık ki aniden bastıran yağmurla konseri yarıda kesmek zorunda kaldı Şevval. Son şarkılarını söylerken seyircilerin ıslandığını görüp, “ben de ıslanmak istiyorum” diyerek sahnenin üzerine çekilen brandayı reddetmesi oldukça hoş bir jestti. İkinci jestini seyircilerini kırmayıp yağmur altında 2 defa bis yaparak yaptı. Hem de dolu dolu iki Karadeniz türküsüyle. Konserden mest olmuş bir şekilde, ağzımız kulaklarımızda ayrıldık. Bir de, muhtarın konserin sonundaki teşekkür cümlesi unutulmazlar arasında yerini aldı : “Böyle ananın da böyle kızı olur”

Konser sırasında acıkınca bir gözleme kuyruğuna girdik. Kuyrukta beklerken, pagan leyleğini başını bir duvara dayamış bana bakarken gördüm. Sessizce yanına gittim, elimi başına koydum. Bana bir hikaye anlattı... Bir de bu komik ve karanlık fotoğraflar ortaya çıktı.


16 Nisan 2009 Perşembe

5414

Eve dönerken yolda 20 YTL buldum. Başta şanslı hissettim kendimi, sonra bunun çok da iyi birşey olmadığına karar verdim. Belirsiz bir yerden gelen paranın varlığı can sıkıcıydı. "Vicdan" diye bir kavram var içimizde, çok garip. Bazen kurtulmak istesek de o ısrarla karşımıza çıkıyor. Parayı kendim için harcamamın mümkün olamayacağını onun sesini duyunca anladım. Haberleri açtım sonra, bu hayatımı kolaylaştırdı. 5414'e 4 tane mesaj gönderdim. "Vicdan" sesini kesti, ben iyi hissettim.

6 Nisan 2009 Pazartesi

öykü derken

İnternette öykülerle ilgili bir arama yaparken http://www.altkitap.com/ diye bir siteye rastladım. Yazarların yazılarını büyük bir cömertlikle okuyucuya sunduğu bir site. Ad-soyad ve e-mail adresinizi girip, sitedeki tüm kitapları indirebiliyorsunuz.

"altkitap 2006 öykü seçkisi"ni indirdim. "Kasr-ı Zifir'in Cini" adlı öykü ismi itibarıyla ilgimi çekti ve okumaya bu öyküden başladım. İlk paragrafı okuyunca, bu öykünün yazarı İhsan Oktay Anar mı acaba diye yazarına bir göz atma ihtiyacı duydum. Yazıdaki tarz İ.O.A'nınkine inanılmaz derecede benziyordu. Ancak yazarın ismi Ömer İzgeç idi. Öyküyü sonuna kadar okudum, üsluplar benzer de olsa; özgünlüğünü korumakta hiç sıkıntı çekmemiş, sürükleyici ve güzel bir öykü idi. Ömer İzgeç ismini nereden hatırladığımı düşündüm; evet tabii ki ODTÜ'den... Türkçe dersinde aynı sınıfta idik. Hatta Türkçe dersi deyince aklıma gelen en net imaj o sanırım. Beline kadar uzanan uzun, güçlü ve kumral saçları, bununla zıtlaşan oldukça zayıf ve narin bir vücudu vardı. Uzun boyluydu ve solgun, ince hatlı bir yüzü vardı. Dizlerine kadar uzanan ve vücuduna oturan gri, balıksırtı desenli yün bir pardesü giyer, siyah parmaksız eldivenler takardı. Hep en ön sırada otururdu. Derse erken gelmişse, ellerini kavuşturup sıranın üzerine koyar, hafifçe öne eğilip çenesini ellerine dayardı. Böyle yapınca uzun saçları, upuzun uzardı önümüzde. Çoğunluğunu kimya mühendislerinin oluşturduğu bir sınıftık, onun bölümünden kimse yoktu sınıfta ve o da kimseyi tanımıyordu. Sınıfın bir nevi "yabancı"sıydı. Yanımda oturan ona hayran arkadaşım "Aramis" derdi ona; sınıfa girince "bak Aramis geldi" diye neşeyle kulağıma fısıldar, derse gelmediği günlerde "Aramis bugün yok" diye hayıflanırdı. Sanırım, onun sayesinde, Ömer İzgeç, ismi ve görüntüsüyle aklımda bu kadar net kalabildi. Herneyse, o sene bahar şenliği sırasında Aramis'i bir standda beklerken gördüm, merhabalaştık ve bana bir öykü dergisi sattı. ODTÜ'lülerin çıkardığı bir öykü dergisiydi ve içinde ona ait bir öykü vardı. İntihar eden bir Adem ve Havva'dan bahseden bir öyküydü ve Tanrı'nın ikinci denemesinde Adem ve Havva'nın intihar etmemeleri için içlerine "umut"u yerleştirişini anlatıyordu. Anlatımı çok duru ve vermek istediğini çok zeki bir şekilde okuyucuya aktaran oldukça etkileyici bir öyküyüdü. Bu kadar iyi olmasına çok şaşırmıştım zira çok daha amatör birşeyler beklemekteydim. Arkadaşıma "Aramis"in görüntüsüyle kalbinde kazandığı yeri, öyküleriyle de perçinleyebileceğine emin olabileceğini söylediğimi hatırlıyorum. Öyküyü o kadar beğenmiş olmama rağmen "Aramis"in öykülerini daha sonra hiç takip etmeye çalışmadım ve yıllar sonra bugün bir internet sitesinde karşıma çıktılar işte. Yine de belirtmeliyim ki, "Kasr-ı Zifir'in Cini"ndeki İ.O.A tarzı yerine, o yıllar önce okuduğum öyküdeki duru ve kendine has anlatımına dönmesini tercih ederim. Neredeyse, hangi zamanda ise, duyuyor ise...

P.S. Türkçe dersi finalimiz tek bir soruydu, bir öykü yazmamız istenmişti bizden. Ben uğraşıyordum, siliyordum, baştan yazıyordum, bir türlü toparlayamıyordum. Kafamı kaldırınca en ön sıradaki "Aramis"i görüyordum; kıskandırırcasına, silgiyi eline almaksızın, upuzun ve kesintisiz akan bir su gibi yazıyordu. Sürenin bitmesine yarım saat kala kağıdını verdi ve sınıftan ayrıldı. Bense o sırada sildiklerimin yerini dolduracak cümleleri düşünmekteydim.

Bugün hala Türkçe öğretmenine uzattığı o kağıttaki öykünün ne olduğunu merak ediyorum sanırım...

3 Nisan 2009 Cuma

zu Hause

Uzun uzun çalan bir telefon...
-Alo.
-Alo, iyi günler ben Özge. Gökçe’yle görüşecektim.
-Kim dediniz?
-Özge ben.
-Gökçe şu anda bebeği uyutuyor.
-Hmm, o zaman ben daha sonra arayayım.
-Olur, kim aradı demiştiniz.
-Özge aradı dersiniz.
-Nesi oluyorsunuz?
-Arkadaşıyım.
- Adınız...
-Özge
-Oldu, iyi günler.
-İyi günleer...

Telefonu kapattı, gülümsedi, karşıdaki bayan da kendisi gibi balık hafızalıydı. Hastaneden verilen havlu terliklerini giyip, sağ ayağını yavaşça sürüyerek salona inen merdivenleri tırmanıp mutfağa gitti. Annenannesinin bu merdivenlere nasıl da kızdığını hatırladı bir an. Ayağını zorlukla kaldırırken, haklıymış kadıncağız diye geçirdi içinden. Mutfağa girdi, yeni demlemiş olduğu çaydan bir bardak doldurdu. Şimdi annesi olsa hemen bir komşuyu aramıştı, çayı beraberce içip sohpet etmek için. Annesi gibi olmak istedi, karşı komşunun kapısını çalmayı geçirdi içinden bir an, sonra vazgeçti. Zaten çayın içerisine yaban mersini katmıştı, böyle aromalı çaylardan hoşlanan bir kişiye daha rastlamamıştı henüz.

TNT’de “Yargıç Amy” henüz bitmişti. En iyi dizi değildi ama hoşuna gidiyordu izlemek. İçinde hiç birşey tutmuyordu Amy; birine kızdı mı, pat söyleyiveriyor, neşelendi mi, herkese ilan ediyor, biri onu üzdü mü, hemen...

Amy’yi mutfakta izlemesi gerekmişti. Salondaki televizyonda Digiturk kurulu olduğundan TNT çıkmıyordu, dolayısıyla doktorun “ayağını kalp hizasından yukarıda tutmasını” öğüdünü yerine getirememişti. Digiturk’ü düşündü, düşündükçe kızdı. Yaklaşık 3 yıldır vasat bir pakete üyeydi, ayda 20 küsur YTL vermekteydi. Bundan fazlasını vermek istememişti ama ödemelerini de hiç aksatmamıştı. Düşündükçe, hiçbir Digitürk yetkilisinin, bu sadık müşterilerini bugüne kadar hatırlamamış olmasına kızdı. Hediyelere ve bonuslara boğulmaya alışkın bir tüketici olarak Digiturk’un bu ketum tavrı onu incitti. Bir arkadaşının anlattıkları aklına geldi birden. Her işini bir şekilde rast getirmeyi başaran, ihtiyaç duyduğu herşeyi en ucuza alabilme kabiliyetine sahip bir kişilikti. Söylediğine göre üyeliği iptal talebiyle telefon açıp, müşteri temsilcisiyle pazarlık yapınca aynı fiyata daha fazla kanal izlenmesine olanak tanıyorlardı. Bunu duyunca kurumsal bellediği Digiturk’e karşı bir antipati oluşmuştu ta o zaman içinde. İşte şimdi aklına gelmişti arkadaşının söyledikleri. Hemen telefonu eline aldı, numarayı tuşladı. Dijital operatörün yönlendirmelerine göre sırasıyla rakamları tuşladı ve müşteri temsilcisine bağlanmayı bekledi. “Alo iyi günler ben M. Size nasıl yardımcı olabilirim?” Müşteri temsilcisinin sesi yakında yapacağı amansız pazarlığa 1-0 yenik başladığını hissettirdi ona. Umursamaz bir ses tonu vardı, telefonu bir an önce kapatma hevesinde olduğu daha telefonu açışından belliydi. Bir an durakladı, ağzından bir anda “Üyeliğimi iptal ettirmek istiyorum” cümlesi çıktı. Müşteri temsilcisi şak diye cevabı yapıştırdı. “Tamam, iptal işlemleriniz başlatıyorum Özge Hanım. Anne kızlık soyadınızın 3. ve 5. harflerini alabilir miyim lütfen?”. Bir an duraksadı, ne olursa olsun kendisine iptal ettirmemesi için tatlı diller dökülmesini beklerken, şu hale bak ki, bir anne kızlık soyadı bilmecesiyle yüzyüze gelivermişti. Şaşkınlıktan 3. ve 5. harfleri bulup söylemesi bir miktar zaman aldı. O düşünürken, acelesi olan müşteri temsilcisi 3. ve 5. harf diye tekrarlamaktaydı. Sonunda istediği bilgilere kavuşan müşteri temsilcisi, kendisinin değil, kurumunun talep ettiğini hissettirdiği o soruya cevap vermesini rica etti. “Neden iptal talebinde bulunuyorsunuz”. “Üye olduğum pakette izlemek istediğim bazı kanallar yok, bir üst pakete de geçip daha fazla para vermek istemiyorum, mevcut paketle devam edip buna meselaaa Discovery’yi ekletmem mümkün olur mu?” “Hayır, mevcut paket uygulamaları dışına çıkamıyoruz, üyeliğiniz 2 Mayıs’tan itibaren iptal olacak lütfen Digitürk kartınızı bayinize teslim etmeyi unutmayın, iyi günler.” “... İyi günler.” Bir süre öylece donup kaldı. Bayağı bir bozulmuştu, talepkar olma ve pazarlık yapma konularında ciddi sıkıntıları olan bir insan için, büyük bir bozgundu bu. Böylece bir hayat dersi daha alınmış olmuştu. Bir süre koltukta öylece oturdu. Uydu, d-smart vs. meselelerine daha sonra kafa yormaya karar verdi.

Koltuktan kalktı aynı zorlu merdivenleri bir kez daha çıkıp kendisine bir çay daha koydu. İş yerinden gelen bir telefona ve maile cevap verdi, annesine içlerinden seçip satın alması için bıraktığı nevresim takımlarını geri almaya gelen ticari komşuya kapıyı açtı, ayaküstü sohpet etti. Geçmiş olsun dileklerini kabul etti.

Aslında durumu o kadar da kötü değildi. Hele bugün yere basarken canı o kadar da acımıyordu, her ne kadar ayağındaki şişlik tam olarak geçmemiş olsa da kendini biraz zorlasa işe gayet de gidebileceğini biliyordu.

Çarşamba gününden beri evdeydi. Salı sabahı -Mart ayından beri haftanın ilk işi günü Salı idi- saat 06:45’de işe gitmek için evden çıktığında, servis durağına kadar 15 dk’lık güzel bir yürüyüş yapacağı için mutluydu. Ancak evden henüz 100 metre uzaklaşmadan karşısına çıkan köpekler, onu köşebaşında görür görmez korkutucu dişlerini göstererek üzerine doğru koşmaya başlamışlardı. Günün ilk mücadelesiyle bu kadar erken karşılaşmaya hazırlıklı değildi. Tabanları yağlayıp olanca gücüyle kaçarken, köpekler tarafından kovalanma konusundaki makus talihinin henüz değişmemiş olduğunu anladı. 2001 yazında yine köpeklerin kovalamasına maruz kalarak sağ ayağını burkmuş, 1 ay koltuk değneğiyle dolanmak zorunda kalmıştı. Kaçarken, o zaman moraran ve kocaman şişen sağ ayağı aklına geldi ve tam o sırada ayağındaki topuklu ayakkabı dolayısıyla sağ ayağı aynı noktadan burkudu. Acıya aldırmadan kaçmaya devam etti. Kendisini apartmanın bahçe kapısından içeri atmayı başardı ve arkasını dönüp baktığında biraz önce nefeslerini ensesinde hissettiği köpeklerin geriye dönüp gittiklerini farketti. Korkuyla attığı çığlıklardan annesi ve babası pencereye çıkmıştı. Onu içeri aldıklarında dizleri titriyor, ayakta duramıyordu. Sağ ayak bileğindeki acıyı o an hissetmeye başladı. Salı gününün bir kısmını acil serviste, kalanını işte sağ ayağını uzatarak geçirdi. Çarşamba’dan beri de evdeydi.

2001’deki durumu daha bir içler acısıydı. Bir yaz akşamı evin arkasındaki toprak futbol sahasında koşuya çıkmıştı. Futbol sahası oldukça bakımsızdı, etrafını büyük otlar bürümüştü. Bir anda gecenin karanlığından bir grup köpek çıkıp gelmişti. Köpekler onu görür görmez taaruza geçmişlerdi ve o da bütün gücüye koşmaya başlamıştı. Köpeklerin aydınlatma direklerinin altında ışıldayan dişlerini hala hatırlıyordu. “The Hound of the Baskervilles”den çıkıp gelen bir sahneyi yaşamaktaydı adeta.

“I find that before the terrible event occurred several people had seen a creature upon the moor which corresponds with this Baskerville demon, and which could not possibly be any animal known to science. They all agreed that it was a huge creature, luminous, ghastly, and spectral.”

Sahanın bir ucundan, diğerine koşmuş, tam da eve yaklaşacakken o kocaman otlara ayağı dolanıp yere düşmüştü. O kadar büyük bir acı duymuştu ki ayağının kırıldığına emindi. Kendisini yerden kaldırmaya çalıştı, mümkün değil ayağındaki acı izin vermiyordu. Kıpırdayamıyordu. Sesini duyurmaya çalıştı gecenin karanlığında düştüğü o kocaman otların arasından evdekilere ama kimsecikler duymuyordu. Karşıdaki apartmanın ve kendi müstakil evlerinin salonu diğer tarafa bakıyordu. Herkes salonlarında akşam programlarını seyretmeye dalmış olmalıydı. Tozlar, otlar ve dikenler arasında geçen 1-1,5 saatlik bir çırpınıştan ve seslenişten sonra nihayet babasının sesini duymuştu: “Özge?”

Geç kalmış da olsa bundan böyle makus talihine boyun eğmemeye, uzun zamandır bildiği, ancak tanışmakta geç kaldığı, ODTÜ'de sık sık reklamlarını gördüğü bir teknolojiye merhaba demeye karar vermişti: “Dogo” köpek kovucu...

Çarşamba günü işe gitmemişti, ayağının üstüne basamıyordu. Perşembe de gitmedi, hafif de olsa ayağının üstüne basıyordu ancak yine de biraz daha dinlense iyi olurdu. Perşembe sabahı işi arayıp gelemeyeceğini söylerken hissettiği suçluluk duygusuyla Cuma günü geleceğinin altını çizmişti. Cuma sabahı 06:00’da kalktı, ayağına baktı, daha da şişmiş ve morarmış olmasını istedi ama ne yazık ki dünden bir farkı yoktu. Yürümeye çalıştı, o kadar da canı acımıyordu. Kararsızlık silsilesi içinde üstünü giyinmeye başladı. Hayatında hiç bir gün işe gitmeye karşı bu kadar içten bir direnç gösterdiğini hatırlamıyordu. Pazartesilerin tatil olması ile birlikte evde olma fikrine iyiden iyiye alışmış, işe gitmediği bu birkaç gün içerisinde de ofis hayatına hızla yabancılaşmıştı. Hem işlerinin çoğunu evden de halledebiliyordu, üstelik ayağı... Tekrar üstünü değiştirdi, yarım saat kadar bekledi, işe erken geldiğini bildiği iş arkadaşına telefon açtı, ayağının tam olarak iyileşmediğini, bugün de evde istirahat edeceğini söyledi... Telefonu kapattı, yatakta öylece oturup kaldı.. Sabahın sessizliğinde aklına “Voksne Mennesker”deki hırsız hakimin Belçika’ya yap-a-madığı iş seyahati geldi: Hakim sabah ailesiyle vedalaştı ve bir taksiye binip havaalanına gitti. Havaalanının bekleme salonunda uçağını beklemeye başladı. Uçağın saati gelmiş olmasına rağmen yolcular bir türlü uçağa alınmıyordu. Hostes yaptığı anonsta uçakta bir arıza olduğunu, yolculardan ancak belli bir kısmının iki saat içinde kalkacak uçakla gönderilebileceğini, aciliyeti olmayan yolcuların masraflarının tamamı havayolu şirketi tarafından karşılanacak şekilde şehirdeki bir otelde kalmalarının sağlanacağını ve ertesi gün ilk uçakla Belçika’ya gönderileceklerini duyurdu. Daha sonra bekleme salonundaki yolcuların tek tek yanına giderek tercihlerini hangi yönde kullanacaklarını sormaya başladı. Sıra hakime geldiğinde, hakim, ilk uçakla gitmeyi tercih ettiğini belirtti ve beklemeye başladı. Ancak bir süre bekledikten sonra hostesin yanına gidip, geceyi şehirdeki otelde geçirmenin onun için daha uygun olacağını söyledi. Hostes memnuniyetle kabul etti ve sonraki sahnede hakim o garip haliyle otel odasında yalnız başına göründü. Belçika’da bekleyen iş arkadaşına telefon açarak acil bir işi çıktığını ve ertesi gün geleceğini söyledi. Ertesi sabah uyandı –ve gitmek istemediğini anladı sanırım- iş arkadaşına yeniden telefon açarak işinin uzadığını ve bir gün daha gecikeceğini söyledi. Eşine de telefon açıp Belçika’daki işinin uzadığını söyledi ve otelde kalmaya devam etti. Böylece daha ertesi ve sonraki günlerde de otelde kalmaya devam etti ve kayboldu... Yanlış hatırlamıyorsa böyle bir hikayeydi...

Bu sabah hakime çok yakın hissetmişti kendini...

18 Şubat 2009 Çarşamba

trabi&anadol

Bizim Anadol'un Doğu Alman bir kardeşi varmış. Benzer koşullarda doğup, benzer koşullarda varlıklarını sona erdirmişler. Birbirlerine de benzemekteler üstelik. İlk Trabi 1956'da üretilmiş, sonuncusu 1991'de, ilk Anadol otomobil 1966'da üretilmiş, sonuncusu 1984'te.
Anadol'u ineklerin yediği söylenmekte, Trabi'yi bir Yugoslav tarlasında domuzların yediği görülmüş "Black Cat, White Cat”de. Halbuki bir petrol türevi olan fiberglas kaportaya sahip bu iki aracı da hayvanların yemesi mümkün değilmiş.
İkisinin de fan klüpleri var. Trabi'ninkiler her yıl Zwickau'da, Anadol'unkiler ağırlıklı olarak Bursa'da toplanmaktalar.
DDR Trabi'yi üretirken ne kar amacı gütmüş, ne de Trabi'yi bir lüks nesne olarak görmüş, amaç sosyalist insanların refahını arttırmak, dolayısıyla sosyalizmin üstünlüğünü ispatlamakmış, eh bol bol üretilmiş tabi. Bundan 15 yıl kadar önce 1 milyon kadar Trabi varmış Almanya'da, toplamda 3 milyon adet üretilmiş. Bizim kavruk Anadol da Türk otomotiv sanayini geliştirmek gibi ulvi bir amaca hizmet etmiş olup toplamda 99766 adet üretilmiş.
Şu an 38912 adet kayıtlı Trabi bulunmakta Almanya'da, kayıtlı Anadol sayısı da o civarda olsa gerek.
Almanlar Trabi'le fena dalga geçmekteler, zira Trabi şakaları diye bir kavram türemiş Almanya'da. Örneğin:
Trabi'in değeri ne zaman iki katına çıkar?
Deposu dolunca.
Trabi yeşil ışıkta duruyorsa ne olmuştur?
Lastiklerine sakız yapışmıştır.
Bir Trabi'yi kaç işçi yapar?
İki; biri katlar biri yapıştırır.
Trabi neden motorsuz üretilir?
Ülkede herşey yokuş aşağı gittiği için (1989'dan)
Mükemmel arabalar üreten Almanlar'ın bu ukalalıklarını hoşgörüyle karşıladığımı belirtmeliyim.
Bizim de Almanlardan kalır yanımız yok hani, Anadol'u ne keçilerin yediğini bıraktık, ne eşeklerin...
Herneyse,
Trabi ve Anadol
İkisi de kardeştir benim nezdimde...

Anadol

Trabi

17 Şubat 2009 Salı

anladım

yorgunluğun dinlenerek geçmediğini

sem'ud

İşten eve dönerken, FSM Bulvarının sonunda, Beşevler'in girişindeki ışıklarda beklemekteydim. Her zamanki gibi uzun bir kuyruk vardı, en az iki ışık beklemek gerekiyordu. Normalde bu yolu kalabalık olduğu için tercih etmem ama Cake Lounge kurabiyesi krizim tuttuğu için Gazi Caddesi üzerinden dönmekteydim. Camdan dışarı bakarken bir anda geçmişten çıkıp gelen tanıdık bir yüzle karşılaştım. Kısa boyu, siyah paltosu, gri pantalonu, beyazlamış saçlarıyla "Tekkaş"tı bu. Aynı sert ve hışım dolu yürüyüşüyle geçip gitti arabamın yanından. Geçmişin karanlıkların çıkıp gelen bu korkutucu ve de komik simayı algıladığım ilk an travmatikti. Kalkık omuzları ve çatık kaşlarıyla, biraz sonra duayı okuyamayan çocuğu pataklayacak gibiydi. Işıklarda biraz daha dursam, duayı okuyamadın deyip tokadı yapıştıracakmış gibi geldi bir an. Genelde benimle pek bir sorunu olmamıştı aslında, duaları iyi ezberlerdim, hatta sayesinde bütün dualar hala aklımdadır. Yine de sınıftakilere attığı tokatlar bende iz bırakmış sanırım, aklımdan hala silinmeyen dayak sahneleri var kafamda, bir de özel vurgusuyla "sem'ud kavmi", "alabildiğine geniş ve alabildiğine büyük Kızıldeniz" ve bayram namazının farz mı yoksa sünnet mi olduğu sorunsalı... Komik ve de korkutucu, vay be, Tekkaş'ı gördüm...

16 Şubat 2009 Pazartesi

sunday night live

Yine bir Pazar gecesi klasiği.
Uyuyamıyorum.
Yarın iş yerinde güne erken başlamam gerekiyor, yapılacak işler liste halinde aklımdan geçmeye başladı bile. Sabah erkenden işte olmazsam toparlayamayacağım.
İnadına uyuyamıyorum.
Tembel bir Pazar'ın sonuçları: Geç uyanmak, fazla yorulmamış olmak, bol bol çay içmiş olmak, gece uyuyamamak, Pazartesiyi düşünüp stres olmak.
Pöff...

12 Şubat 2009 Perşembe

8 Şubat 2009 Pazar

wristcutters


Sakin ve bol yağmurlu bu Pazar gününde, Wristcutters’ı izledim. Filmi seyretmeden önce intihar etmiş yazarlara ve şairlere olan ilgimi sorguladım biraz. Neden kitaplığım sadece yazarları-şairleri intihar ettiği için alınmış kitaplarla dolu? Neden geçen haftalarda, tam da neşeli bir film almaya gitmişken, tutup Ian Curtis’in hayatının anlatıldığı “Control”ü alıyorum? Niye Ian Curtis’in şarkı söylerken hüzünle kapanan gözleri beni bu kadar etkiliyor? Hayatımın hiçbir dönemi kendimi intihara yakın hissetmemiş olmama rağmen, intihara olan bu ilgim nereden kaynaklanıyor? Geriye doğru gitmeye başladım, Tutunamayanlar’la mı başlamıştı? Lise 2, “Mısra 595: Çare yok bu dünyadan gideyim gayrı. Çare... bulunacaktır”, hayır, sanırım ondan önceydi; ortaokulda okuduğum “Birgün Tek Başına”yla ilgiliydi sanırım. Ortaokula giden bir kız neden “Bir Gün Tek Başına” okur, bu ayrı bir araştırma konusu tabi. Çok ilginç, bir roman okuyorsunuz, kitaptaki ana karakteri kafanızda tüm detaylarıyla hayal ediyorsunuz, sonra birgün kafanızda hayal ettiğiniz o karakterin tıpatıp benzerini bir kitabın kapağında görüyorsunuz. Kitabın ana karakteri Günsel’in resmini, Nilgün Marmara’nın kitabının kapağında görmem, Günsel’in Nilgün Marmara oluşu, Nilgün Marmara’nın intihar etmiş oluşu zamandaki kırılmanın gerçekleştiği andı sanırım ve o an intihara merak salmış olmalıydım. Sonrasında, bu merakı ispatlarcasına, üniversite 2. sınıfta İngilizce dersindeki zorunlu sunuşlardan birinde, konu olarak “intihar”ı seçişim geliyor aklıma. Hayal meyal anlattıklarımı hatırlıyorum: İntihar tipleri, cinsiyet ve yaşa göre istatistikler, kadınların vücutlarına zarar vermeyecek, öldükten sonra da “güzel” kalacak şekilde intihar etmeyi tercih etmeleri, erkeklerin bunu daha brutal yöntemlerle gerçekleştiriyor oluşları... Yine de konuyu “intihar”olarak seçmiş olmamda, o dönem ODTÜ’de artan intiharların etkisi de olmuştu sanırım. 3. sınıfta Türkçe dersinde yapmam gereken sunuşta da, hayatını intiharla sonlandırmış bir tanzimat aydını olan Beşir Fuad’ı anlatmayı seçmiştim. Bu da aynı takıntının devamı olsa gerek.... Steve Jobs’un dediği gibi: “bazen noktaları geriye bakarak birleştirebilirsiniz”, ne demek istediğini daha iyi anlıyorum galiba...

“Wriscutters: A Love Story”, intihar edilmiş bir dünyada geçmesine rağmen, kesinlikle çok eğlenceli, hayata –araf desem daha doğru olacak galiba- olumlu bakan, mutlu sonla biten, bir aşk filmi aslında. Pazar neşesi oldu benim için. Filmin sonunda Zia’nın kendisiyle olan diyaloğu çok hoştu. Anladığım kadarıyla ingilizcesini yazmaya çalıştım:

“ And me? I think i finally understand what Kneller is trying to say. It only happens when it doesn’t matter. Comes without effort.

Maybe Eugene is right: Maybe I only get stuck on girls that I don’t have the chance being with. I am glad for Mikal but. I am sure she got her visa all straight now. She did say she will be right back. But again, Eugene’s all the wisdom is, when a girl says that, she never does actually come back. So, I don’t know, i will figure it out...”

ODTÜ Gisam’da, Modern Visual Arts dersinde, belgesel sinemaya “Nanook of the North”la giriş yapmıştık. Çekilmiş ilk belgesel film olarak anlatmışlardı, yanılıyor da olabilirim. Sessiz, siyah-beyaz, bir eskimo ailesinin kara rağmen olan hayatını anlatan bir filmdi. Karda açtığı çukurda balık avlamaya çalışan bir adam hatırlıyorum. Wristcutters’daki Eugene’nin dilsiz kuzeyli kız arkadaşının adının Nanuk oluşu bu filme bir göndermeydi sanırım...


31 Ocak 2009 Cumartesi

der spiegel

Megaloman bir kişiliğe yakışan bir hediye ne olabilir diye düşünürken, Big Lebowski filmindeki ayna aklıma geldi*, benzer bir aynayı Korhan için içeriğini biraz değiştirerek kendi imkanlarımla yap-tır-maya karar verdim. Önce aynayı İhsaniye Gazi caddesi girişindeki çerçevecide, işin can alıcı kısmı olan ayna üzerindeki yazıları ise bir tabelacıda yaptırdım. Bu işin hakkını vererek yapacak bir tabelacı bulmaya çalışırken, Bursa’daki tabelacı piyasasını da yakından tanımış oldum. Çoğu tabelacıya derdimi anlatamadım, kimi işi anlamadı, kiminin işine gelmedi, kimi buna uygun rengim yok dedi, kimi işi anladı ama yapacak teknik altyapısı yoktu vs. Bu dolaşmalar esnasında Bursa’daki iş hanlarını tanıdım, iş hanları genelde pek iç açıcı yerler değildir -zira bazı üst katlardaki tabelacılara sırf işhanı girişi beni korkuttuğu için çıkamadım- ama bir tanesi özellikle hoşuma gitti. Suhulet kitabevi’nden aşağı doğru inerken, CD Bank’in eski yerinin yanında, girişinde elektronik eşya satan bir dükkanın olduğu işhanından bahsediyorum. Adı Belgin İşhanı. İçeri girip dar merdivenlerden yukarı çıktığınızda, 70’lerin sonu seksenlerin başına geri dönmüş gibi oluyorsunuz. Bu hissi yaratansa iş hanındaki kapılar... Modernist bir mimariyle inşa edilmiş, zarif, yüzü geleceğe dönük kapılardı bunlar. Benzer bir tadı İstanbul AKM de hissettiriyor bana. Bu tarz bir mimari hala benimsenmiş olsa daha kent gibi kentler ortaya çıkacak, bu kentler de daha modern ve gelişmeye açık insanlar çıkaracak içinden sanki. Şimdi iş hanındaki bu kapıların fotoğrafını çekmemiş olmanın hüznü içerisindeyim. En kısa zamanda bir kaç fotoğraf eklemeye çalışacağım, ya da gidip yerinde görebilirsiniz.

Tabelacıya geri dönecek olursa, aradığım tabelacıyı, Belgin İş Hanı’nda olmasa da, buradan aşağı doğru ilerleyip, sola dönünce, İmaret Sokak No:14’de buldum. SETA’nın sahibi Semih Bey bana çok yardımcı oldu. Yazıları oluşturup, çıktı alırken, bir miktar konuşma fırsatımız oldu. Kendisi İÜ İktisat 76’mezunuymuş. Mezun olduktan sonra bir süre bankalarda çalışıp sonra baba mesleğine dönmüş. Bulundukları binadan bahsetti biraz, tarihi 1920’lere dayanıyormuş, hatta daha eski bile olabilirmiş. Semih Bey, binada 1925’de doğduğunu söyleyen birini tanıdığını söyledi hatta. İşin ilginci yıllardır Bursa’da yaşamama rağmen burası daha önce hiç dikkatimi çekmemiş, ayyıldızlı pencere korkuluğunu hiç farkedememişim, çok ilginç gerçekten... Sanırım belediye de farketmemiş ki, korumaya almak gibi bir çabası olmamış. Atölyenin fotoğraflarını vasatın da altı bir makine olan cybershot’ımla çekmeye çalıştım, bir odadan diğerine taşındıkları için içerisi bir miktar dağınıktı. Atölyede bir yandan Semih Bey’in elemanları çalışırken -aynanın son halini onlara borçluyum-, bir yandan da mahallenin delikanlıları(!) yeni demlemiş oldukları çay eşliğinde, sigaralarını tüttürerek sohbete dalmışlardı. Nazik bir şekilde bana da ikram ettiler. İnanılmaz soğuk bir gün olması dolayısıyla, pek bir makbule geçti...