6 Nisan 2009 Pazartesi

öykü derken

İnternette öykülerle ilgili bir arama yaparken http://www.altkitap.com/ diye bir siteye rastladım. Yazarların yazılarını büyük bir cömertlikle okuyucuya sunduğu bir site. Ad-soyad ve e-mail adresinizi girip, sitedeki tüm kitapları indirebiliyorsunuz.

"altkitap 2006 öykü seçkisi"ni indirdim. "Kasr-ı Zifir'in Cini" adlı öykü ismi itibarıyla ilgimi çekti ve okumaya bu öyküden başladım. İlk paragrafı okuyunca, bu öykünün yazarı İhsan Oktay Anar mı acaba diye yazarına bir göz atma ihtiyacı duydum. Yazıdaki tarz İ.O.A'nınkine inanılmaz derecede benziyordu. Ancak yazarın ismi Ömer İzgeç idi. Öyküyü sonuna kadar okudum, üsluplar benzer de olsa; özgünlüğünü korumakta hiç sıkıntı çekmemiş, sürükleyici ve güzel bir öykü idi. Ömer İzgeç ismini nereden hatırladığımı düşündüm; evet tabii ki ODTÜ'den... Türkçe dersinde aynı sınıfta idik. Hatta Türkçe dersi deyince aklıma gelen en net imaj o sanırım. Beline kadar uzanan uzun, güçlü ve kumral saçları, bununla zıtlaşan oldukça zayıf ve narin bir vücudu vardı. Uzun boyluydu ve solgun, ince hatlı bir yüzü vardı. Dizlerine kadar uzanan ve vücuduna oturan gri, balıksırtı desenli yün bir pardesü giyer, siyah parmaksız eldivenler takardı. Hep en ön sırada otururdu. Derse erken gelmişse, ellerini kavuşturup sıranın üzerine koyar, hafifçe öne eğilip çenesini ellerine dayardı. Böyle yapınca uzun saçları, upuzun uzardı önümüzde. Çoğunluğunu kimya mühendislerinin oluşturduğu bir sınıftık, onun bölümünden kimse yoktu sınıfta ve o da kimseyi tanımıyordu. Sınıfın bir nevi "yabancı"sıydı. Yanımda oturan ona hayran arkadaşım "Aramis" derdi ona; sınıfa girince "bak Aramis geldi" diye neşeyle kulağıma fısıldar, derse gelmediği günlerde "Aramis bugün yok" diye hayıflanırdı. Sanırım, onun sayesinde, Ömer İzgeç, ismi ve görüntüsüyle aklımda bu kadar net kalabildi. Herneyse, o sene bahar şenliği sırasında Aramis'i bir standda beklerken gördüm, merhabalaştık ve bana bir öykü dergisi sattı. ODTÜ'lülerin çıkardığı bir öykü dergisiydi ve içinde ona ait bir öykü vardı. İntihar eden bir Adem ve Havva'dan bahseden bir öyküydü ve Tanrı'nın ikinci denemesinde Adem ve Havva'nın intihar etmemeleri için içlerine "umut"u yerleştirişini anlatıyordu. Anlatımı çok duru ve vermek istediğini çok zeki bir şekilde okuyucuya aktaran oldukça etkileyici bir öyküyüdü. Bu kadar iyi olmasına çok şaşırmıştım zira çok daha amatör birşeyler beklemekteydim. Arkadaşıma "Aramis"in görüntüsüyle kalbinde kazandığı yeri, öyküleriyle de perçinleyebileceğine emin olabileceğini söylediğimi hatırlıyorum. Öyküyü o kadar beğenmiş olmama rağmen "Aramis"in öykülerini daha sonra hiç takip etmeye çalışmadım ve yıllar sonra bugün bir internet sitesinde karşıma çıktılar işte. Yine de belirtmeliyim ki, "Kasr-ı Zifir'in Cini"ndeki İ.O.A tarzı yerine, o yıllar önce okuduğum öyküdeki duru ve kendine has anlatımına dönmesini tercih ederim. Neredeyse, hangi zamanda ise, duyuyor ise...

P.S. Türkçe dersi finalimiz tek bir soruydu, bir öykü yazmamız istenmişti bizden. Ben uğraşıyordum, siliyordum, baştan yazıyordum, bir türlü toparlayamıyordum. Kafamı kaldırınca en ön sıradaki "Aramis"i görüyordum; kıskandırırcasına, silgiyi eline almaksızın, upuzun ve kesintisiz akan bir su gibi yazıyordu. Sürenin bitmesine yarım saat kala kağıdını verdi ve sınıftan ayrıldı. Bense o sırada sildiklerimin yerini dolduracak cümleleri düşünmekteydim.

Bugün hala Türkçe öğretmenine uzattığı o kağıttaki öykünün ne olduğunu merak ediyorum sanırım...

Hiç yorum yok: