16 Nisan 2009 Perşembe

5414

Eve dönerken yolda 20 YTL buldum. Başta şanslı hissettim kendimi, sonra bunun çok da iyi birşey olmadığına karar verdim. Belirsiz bir yerden gelen paranın varlığı can sıkıcıydı. "Vicdan" diye bir kavram var içimizde, çok garip. Bazen kurtulmak istesek de o ısrarla karşımıza çıkıyor. Parayı kendim için harcamamın mümkün olamayacağını onun sesini duyunca anladım. Haberleri açtım sonra, bu hayatımı kolaylaştırdı. 5414'e 4 tane mesaj gönderdim. "Vicdan" sesini kesti, ben iyi hissettim.

6 Nisan 2009 Pazartesi

öykü derken

İnternette öykülerle ilgili bir arama yaparken http://www.altkitap.com/ diye bir siteye rastladım. Yazarların yazılarını büyük bir cömertlikle okuyucuya sunduğu bir site. Ad-soyad ve e-mail adresinizi girip, sitedeki tüm kitapları indirebiliyorsunuz.

"altkitap 2006 öykü seçkisi"ni indirdim. "Kasr-ı Zifir'in Cini" adlı öykü ismi itibarıyla ilgimi çekti ve okumaya bu öyküden başladım. İlk paragrafı okuyunca, bu öykünün yazarı İhsan Oktay Anar mı acaba diye yazarına bir göz atma ihtiyacı duydum. Yazıdaki tarz İ.O.A'nınkine inanılmaz derecede benziyordu. Ancak yazarın ismi Ömer İzgeç idi. Öyküyü sonuna kadar okudum, üsluplar benzer de olsa; özgünlüğünü korumakta hiç sıkıntı çekmemiş, sürükleyici ve güzel bir öykü idi. Ömer İzgeç ismini nereden hatırladığımı düşündüm; evet tabii ki ODTÜ'den... Türkçe dersinde aynı sınıfta idik. Hatta Türkçe dersi deyince aklıma gelen en net imaj o sanırım. Beline kadar uzanan uzun, güçlü ve kumral saçları, bununla zıtlaşan oldukça zayıf ve narin bir vücudu vardı. Uzun boyluydu ve solgun, ince hatlı bir yüzü vardı. Dizlerine kadar uzanan ve vücuduna oturan gri, balıksırtı desenli yün bir pardesü giyer, siyah parmaksız eldivenler takardı. Hep en ön sırada otururdu. Derse erken gelmişse, ellerini kavuşturup sıranın üzerine koyar, hafifçe öne eğilip çenesini ellerine dayardı. Böyle yapınca uzun saçları, upuzun uzardı önümüzde. Çoğunluğunu kimya mühendislerinin oluşturduğu bir sınıftık, onun bölümünden kimse yoktu sınıfta ve o da kimseyi tanımıyordu. Sınıfın bir nevi "yabancı"sıydı. Yanımda oturan ona hayran arkadaşım "Aramis" derdi ona; sınıfa girince "bak Aramis geldi" diye neşeyle kulağıma fısıldar, derse gelmediği günlerde "Aramis bugün yok" diye hayıflanırdı. Sanırım, onun sayesinde, Ömer İzgeç, ismi ve görüntüsüyle aklımda bu kadar net kalabildi. Herneyse, o sene bahar şenliği sırasında Aramis'i bir standda beklerken gördüm, merhabalaştık ve bana bir öykü dergisi sattı. ODTÜ'lülerin çıkardığı bir öykü dergisiydi ve içinde ona ait bir öykü vardı. İntihar eden bir Adem ve Havva'dan bahseden bir öyküydü ve Tanrı'nın ikinci denemesinde Adem ve Havva'nın intihar etmemeleri için içlerine "umut"u yerleştirişini anlatıyordu. Anlatımı çok duru ve vermek istediğini çok zeki bir şekilde okuyucuya aktaran oldukça etkileyici bir öyküyüdü. Bu kadar iyi olmasına çok şaşırmıştım zira çok daha amatör birşeyler beklemekteydim. Arkadaşıma "Aramis"in görüntüsüyle kalbinde kazandığı yeri, öyküleriyle de perçinleyebileceğine emin olabileceğini söylediğimi hatırlıyorum. Öyküyü o kadar beğenmiş olmama rağmen "Aramis"in öykülerini daha sonra hiç takip etmeye çalışmadım ve yıllar sonra bugün bir internet sitesinde karşıma çıktılar işte. Yine de belirtmeliyim ki, "Kasr-ı Zifir'in Cini"ndeki İ.O.A tarzı yerine, o yıllar önce okuduğum öyküdeki duru ve kendine has anlatımına dönmesini tercih ederim. Neredeyse, hangi zamanda ise, duyuyor ise...

P.S. Türkçe dersi finalimiz tek bir soruydu, bir öykü yazmamız istenmişti bizden. Ben uğraşıyordum, siliyordum, baştan yazıyordum, bir türlü toparlayamıyordum. Kafamı kaldırınca en ön sıradaki "Aramis"i görüyordum; kıskandırırcasına, silgiyi eline almaksızın, upuzun ve kesintisiz akan bir su gibi yazıyordu. Sürenin bitmesine yarım saat kala kağıdını verdi ve sınıftan ayrıldı. Bense o sırada sildiklerimin yerini dolduracak cümleleri düşünmekteydim.

Bugün hala Türkçe öğretmenine uzattığı o kağıttaki öykünün ne olduğunu merak ediyorum sanırım...

3 Nisan 2009 Cuma

zu Hause

Uzun uzun çalan bir telefon...
-Alo.
-Alo, iyi günler ben Özge. Gökçe’yle görüşecektim.
-Kim dediniz?
-Özge ben.
-Gökçe şu anda bebeği uyutuyor.
-Hmm, o zaman ben daha sonra arayayım.
-Olur, kim aradı demiştiniz.
-Özge aradı dersiniz.
-Nesi oluyorsunuz?
-Arkadaşıyım.
- Adınız...
-Özge
-Oldu, iyi günler.
-İyi günleer...

Telefonu kapattı, gülümsedi, karşıdaki bayan da kendisi gibi balık hafızalıydı. Hastaneden verilen havlu terliklerini giyip, sağ ayağını yavaşça sürüyerek salona inen merdivenleri tırmanıp mutfağa gitti. Annenannesinin bu merdivenlere nasıl da kızdığını hatırladı bir an. Ayağını zorlukla kaldırırken, haklıymış kadıncağız diye geçirdi içinden. Mutfağa girdi, yeni demlemiş olduğu çaydan bir bardak doldurdu. Şimdi annesi olsa hemen bir komşuyu aramıştı, çayı beraberce içip sohpet etmek için. Annesi gibi olmak istedi, karşı komşunun kapısını çalmayı geçirdi içinden bir an, sonra vazgeçti. Zaten çayın içerisine yaban mersini katmıştı, böyle aromalı çaylardan hoşlanan bir kişiye daha rastlamamıştı henüz.

TNT’de “Yargıç Amy” henüz bitmişti. En iyi dizi değildi ama hoşuna gidiyordu izlemek. İçinde hiç birşey tutmuyordu Amy; birine kızdı mı, pat söyleyiveriyor, neşelendi mi, herkese ilan ediyor, biri onu üzdü mü, hemen...

Amy’yi mutfakta izlemesi gerekmişti. Salondaki televizyonda Digiturk kurulu olduğundan TNT çıkmıyordu, dolayısıyla doktorun “ayağını kalp hizasından yukarıda tutmasını” öğüdünü yerine getirememişti. Digiturk’ü düşündü, düşündükçe kızdı. Yaklaşık 3 yıldır vasat bir pakete üyeydi, ayda 20 küsur YTL vermekteydi. Bundan fazlasını vermek istememişti ama ödemelerini de hiç aksatmamıştı. Düşündükçe, hiçbir Digitürk yetkilisinin, bu sadık müşterilerini bugüne kadar hatırlamamış olmasına kızdı. Hediyelere ve bonuslara boğulmaya alışkın bir tüketici olarak Digiturk’un bu ketum tavrı onu incitti. Bir arkadaşının anlattıkları aklına geldi birden. Her işini bir şekilde rast getirmeyi başaran, ihtiyaç duyduğu herşeyi en ucuza alabilme kabiliyetine sahip bir kişilikti. Söylediğine göre üyeliği iptal talebiyle telefon açıp, müşteri temsilcisiyle pazarlık yapınca aynı fiyata daha fazla kanal izlenmesine olanak tanıyorlardı. Bunu duyunca kurumsal bellediği Digiturk’e karşı bir antipati oluşmuştu ta o zaman içinde. İşte şimdi aklına gelmişti arkadaşının söyledikleri. Hemen telefonu eline aldı, numarayı tuşladı. Dijital operatörün yönlendirmelerine göre sırasıyla rakamları tuşladı ve müşteri temsilcisine bağlanmayı bekledi. “Alo iyi günler ben M. Size nasıl yardımcı olabilirim?” Müşteri temsilcisinin sesi yakında yapacağı amansız pazarlığa 1-0 yenik başladığını hissettirdi ona. Umursamaz bir ses tonu vardı, telefonu bir an önce kapatma hevesinde olduğu daha telefonu açışından belliydi. Bir an durakladı, ağzından bir anda “Üyeliğimi iptal ettirmek istiyorum” cümlesi çıktı. Müşteri temsilcisi şak diye cevabı yapıştırdı. “Tamam, iptal işlemleriniz başlatıyorum Özge Hanım. Anne kızlık soyadınızın 3. ve 5. harflerini alabilir miyim lütfen?”. Bir an duraksadı, ne olursa olsun kendisine iptal ettirmemesi için tatlı diller dökülmesini beklerken, şu hale bak ki, bir anne kızlık soyadı bilmecesiyle yüzyüze gelivermişti. Şaşkınlıktan 3. ve 5. harfleri bulup söylemesi bir miktar zaman aldı. O düşünürken, acelesi olan müşteri temsilcisi 3. ve 5. harf diye tekrarlamaktaydı. Sonunda istediği bilgilere kavuşan müşteri temsilcisi, kendisinin değil, kurumunun talep ettiğini hissettirdiği o soruya cevap vermesini rica etti. “Neden iptal talebinde bulunuyorsunuz”. “Üye olduğum pakette izlemek istediğim bazı kanallar yok, bir üst pakete de geçip daha fazla para vermek istemiyorum, mevcut paketle devam edip buna meselaaa Discovery’yi ekletmem mümkün olur mu?” “Hayır, mevcut paket uygulamaları dışına çıkamıyoruz, üyeliğiniz 2 Mayıs’tan itibaren iptal olacak lütfen Digitürk kartınızı bayinize teslim etmeyi unutmayın, iyi günler.” “... İyi günler.” Bir süre öylece donup kaldı. Bayağı bir bozulmuştu, talepkar olma ve pazarlık yapma konularında ciddi sıkıntıları olan bir insan için, büyük bir bozgundu bu. Böylece bir hayat dersi daha alınmış olmuştu. Bir süre koltukta öylece oturdu. Uydu, d-smart vs. meselelerine daha sonra kafa yormaya karar verdi.

Koltuktan kalktı aynı zorlu merdivenleri bir kez daha çıkıp kendisine bir çay daha koydu. İş yerinden gelen bir telefona ve maile cevap verdi, annesine içlerinden seçip satın alması için bıraktığı nevresim takımlarını geri almaya gelen ticari komşuya kapıyı açtı, ayaküstü sohpet etti. Geçmiş olsun dileklerini kabul etti.

Aslında durumu o kadar da kötü değildi. Hele bugün yere basarken canı o kadar da acımıyordu, her ne kadar ayağındaki şişlik tam olarak geçmemiş olsa da kendini biraz zorlasa işe gayet de gidebileceğini biliyordu.

Çarşamba gününden beri evdeydi. Salı sabahı -Mart ayından beri haftanın ilk işi günü Salı idi- saat 06:45’de işe gitmek için evden çıktığında, servis durağına kadar 15 dk’lık güzel bir yürüyüş yapacağı için mutluydu. Ancak evden henüz 100 metre uzaklaşmadan karşısına çıkan köpekler, onu köşebaşında görür görmez korkutucu dişlerini göstererek üzerine doğru koşmaya başlamışlardı. Günün ilk mücadelesiyle bu kadar erken karşılaşmaya hazırlıklı değildi. Tabanları yağlayıp olanca gücüyle kaçarken, köpekler tarafından kovalanma konusundaki makus talihinin henüz değişmemiş olduğunu anladı. 2001 yazında yine köpeklerin kovalamasına maruz kalarak sağ ayağını burkmuş, 1 ay koltuk değneğiyle dolanmak zorunda kalmıştı. Kaçarken, o zaman moraran ve kocaman şişen sağ ayağı aklına geldi ve tam o sırada ayağındaki topuklu ayakkabı dolayısıyla sağ ayağı aynı noktadan burkudu. Acıya aldırmadan kaçmaya devam etti. Kendisini apartmanın bahçe kapısından içeri atmayı başardı ve arkasını dönüp baktığında biraz önce nefeslerini ensesinde hissettiği köpeklerin geriye dönüp gittiklerini farketti. Korkuyla attığı çığlıklardan annesi ve babası pencereye çıkmıştı. Onu içeri aldıklarında dizleri titriyor, ayakta duramıyordu. Sağ ayak bileğindeki acıyı o an hissetmeye başladı. Salı gününün bir kısmını acil serviste, kalanını işte sağ ayağını uzatarak geçirdi. Çarşamba’dan beri de evdeydi.

2001’deki durumu daha bir içler acısıydı. Bir yaz akşamı evin arkasındaki toprak futbol sahasında koşuya çıkmıştı. Futbol sahası oldukça bakımsızdı, etrafını büyük otlar bürümüştü. Bir anda gecenin karanlığından bir grup köpek çıkıp gelmişti. Köpekler onu görür görmez taaruza geçmişlerdi ve o da bütün gücüye koşmaya başlamıştı. Köpeklerin aydınlatma direklerinin altında ışıldayan dişlerini hala hatırlıyordu. “The Hound of the Baskervilles”den çıkıp gelen bir sahneyi yaşamaktaydı adeta.

“I find that before the terrible event occurred several people had seen a creature upon the moor which corresponds with this Baskerville demon, and which could not possibly be any animal known to science. They all agreed that it was a huge creature, luminous, ghastly, and spectral.”

Sahanın bir ucundan, diğerine koşmuş, tam da eve yaklaşacakken o kocaman otlara ayağı dolanıp yere düşmüştü. O kadar büyük bir acı duymuştu ki ayağının kırıldığına emindi. Kendisini yerden kaldırmaya çalıştı, mümkün değil ayağındaki acı izin vermiyordu. Kıpırdayamıyordu. Sesini duyurmaya çalıştı gecenin karanlığında düştüğü o kocaman otların arasından evdekilere ama kimsecikler duymuyordu. Karşıdaki apartmanın ve kendi müstakil evlerinin salonu diğer tarafa bakıyordu. Herkes salonlarında akşam programlarını seyretmeye dalmış olmalıydı. Tozlar, otlar ve dikenler arasında geçen 1-1,5 saatlik bir çırpınıştan ve seslenişten sonra nihayet babasının sesini duymuştu: “Özge?”

Geç kalmış da olsa bundan böyle makus talihine boyun eğmemeye, uzun zamandır bildiği, ancak tanışmakta geç kaldığı, ODTÜ'de sık sık reklamlarını gördüğü bir teknolojiye merhaba demeye karar vermişti: “Dogo” köpek kovucu...

Çarşamba günü işe gitmemişti, ayağının üstüne basamıyordu. Perşembe de gitmedi, hafif de olsa ayağının üstüne basıyordu ancak yine de biraz daha dinlense iyi olurdu. Perşembe sabahı işi arayıp gelemeyeceğini söylerken hissettiği suçluluk duygusuyla Cuma günü geleceğinin altını çizmişti. Cuma sabahı 06:00’da kalktı, ayağına baktı, daha da şişmiş ve morarmış olmasını istedi ama ne yazık ki dünden bir farkı yoktu. Yürümeye çalıştı, o kadar da canı acımıyordu. Kararsızlık silsilesi içinde üstünü giyinmeye başladı. Hayatında hiç bir gün işe gitmeye karşı bu kadar içten bir direnç gösterdiğini hatırlamıyordu. Pazartesilerin tatil olması ile birlikte evde olma fikrine iyiden iyiye alışmış, işe gitmediği bu birkaç gün içerisinde de ofis hayatına hızla yabancılaşmıştı. Hem işlerinin çoğunu evden de halledebiliyordu, üstelik ayağı... Tekrar üstünü değiştirdi, yarım saat kadar bekledi, işe erken geldiğini bildiği iş arkadaşına telefon açtı, ayağının tam olarak iyileşmediğini, bugün de evde istirahat edeceğini söyledi... Telefonu kapattı, yatakta öylece oturup kaldı.. Sabahın sessizliğinde aklına “Voksne Mennesker”deki hırsız hakimin Belçika’ya yap-a-madığı iş seyahati geldi: Hakim sabah ailesiyle vedalaştı ve bir taksiye binip havaalanına gitti. Havaalanının bekleme salonunda uçağını beklemeye başladı. Uçağın saati gelmiş olmasına rağmen yolcular bir türlü uçağa alınmıyordu. Hostes yaptığı anonsta uçakta bir arıza olduğunu, yolculardan ancak belli bir kısmının iki saat içinde kalkacak uçakla gönderilebileceğini, aciliyeti olmayan yolcuların masraflarının tamamı havayolu şirketi tarafından karşılanacak şekilde şehirdeki bir otelde kalmalarının sağlanacağını ve ertesi gün ilk uçakla Belçika’ya gönderileceklerini duyurdu. Daha sonra bekleme salonundaki yolcuların tek tek yanına giderek tercihlerini hangi yönde kullanacaklarını sormaya başladı. Sıra hakime geldiğinde, hakim, ilk uçakla gitmeyi tercih ettiğini belirtti ve beklemeye başladı. Ancak bir süre bekledikten sonra hostesin yanına gidip, geceyi şehirdeki otelde geçirmenin onun için daha uygun olacağını söyledi. Hostes memnuniyetle kabul etti ve sonraki sahnede hakim o garip haliyle otel odasında yalnız başına göründü. Belçika’da bekleyen iş arkadaşına telefon açarak acil bir işi çıktığını ve ertesi gün geleceğini söyledi. Ertesi sabah uyandı –ve gitmek istemediğini anladı sanırım- iş arkadaşına yeniden telefon açarak işinin uzadığını ve bir gün daha gecikeceğini söyledi. Eşine de telefon açıp Belçika’daki işinin uzadığını söyledi ve otelde kalmaya devam etti. Böylece daha ertesi ve sonraki günlerde de otelde kalmaya devam etti ve kayboldu... Yanlış hatırlamıyorsa böyle bir hikayeydi...

Bu sabah hakime çok yakın hissetmişti kendini...