18 Şubat 2009 Çarşamba

trabi&anadol

Bizim Anadol'un Doğu Alman bir kardeşi varmış. Benzer koşullarda doğup, benzer koşullarda varlıklarını sona erdirmişler. Birbirlerine de benzemekteler üstelik. İlk Trabi 1956'da üretilmiş, sonuncusu 1991'de, ilk Anadol otomobil 1966'da üretilmiş, sonuncusu 1984'te.
Anadol'u ineklerin yediği söylenmekte, Trabi'yi bir Yugoslav tarlasında domuzların yediği görülmüş "Black Cat, White Cat”de. Halbuki bir petrol türevi olan fiberglas kaportaya sahip bu iki aracı da hayvanların yemesi mümkün değilmiş.
İkisinin de fan klüpleri var. Trabi'ninkiler her yıl Zwickau'da, Anadol'unkiler ağırlıklı olarak Bursa'da toplanmaktalar.
DDR Trabi'yi üretirken ne kar amacı gütmüş, ne de Trabi'yi bir lüks nesne olarak görmüş, amaç sosyalist insanların refahını arttırmak, dolayısıyla sosyalizmin üstünlüğünü ispatlamakmış, eh bol bol üretilmiş tabi. Bundan 15 yıl kadar önce 1 milyon kadar Trabi varmış Almanya'da, toplamda 3 milyon adet üretilmiş. Bizim kavruk Anadol da Türk otomotiv sanayini geliştirmek gibi ulvi bir amaca hizmet etmiş olup toplamda 99766 adet üretilmiş.
Şu an 38912 adet kayıtlı Trabi bulunmakta Almanya'da, kayıtlı Anadol sayısı da o civarda olsa gerek.
Almanlar Trabi'le fena dalga geçmekteler, zira Trabi şakaları diye bir kavram türemiş Almanya'da. Örneğin:
Trabi'in değeri ne zaman iki katına çıkar?
Deposu dolunca.
Trabi yeşil ışıkta duruyorsa ne olmuştur?
Lastiklerine sakız yapışmıştır.
Bir Trabi'yi kaç işçi yapar?
İki; biri katlar biri yapıştırır.
Trabi neden motorsuz üretilir?
Ülkede herşey yokuş aşağı gittiği için (1989'dan)
Mükemmel arabalar üreten Almanlar'ın bu ukalalıklarını hoşgörüyle karşıladığımı belirtmeliyim.
Bizim de Almanlardan kalır yanımız yok hani, Anadol'u ne keçilerin yediğini bıraktık, ne eşeklerin...
Herneyse,
Trabi ve Anadol
İkisi de kardeştir benim nezdimde...

Anadol

Trabi

17 Şubat 2009 Salı

anladım

yorgunluğun dinlenerek geçmediğini

sem'ud

İşten eve dönerken, FSM Bulvarının sonunda, Beşevler'in girişindeki ışıklarda beklemekteydim. Her zamanki gibi uzun bir kuyruk vardı, en az iki ışık beklemek gerekiyordu. Normalde bu yolu kalabalık olduğu için tercih etmem ama Cake Lounge kurabiyesi krizim tuttuğu için Gazi Caddesi üzerinden dönmekteydim. Camdan dışarı bakarken bir anda geçmişten çıkıp gelen tanıdık bir yüzle karşılaştım. Kısa boyu, siyah paltosu, gri pantalonu, beyazlamış saçlarıyla "Tekkaş"tı bu. Aynı sert ve hışım dolu yürüyüşüyle geçip gitti arabamın yanından. Geçmişin karanlıkların çıkıp gelen bu korkutucu ve de komik simayı algıladığım ilk an travmatikti. Kalkık omuzları ve çatık kaşlarıyla, biraz sonra duayı okuyamayan çocuğu pataklayacak gibiydi. Işıklarda biraz daha dursam, duayı okuyamadın deyip tokadı yapıştıracakmış gibi geldi bir an. Genelde benimle pek bir sorunu olmamıştı aslında, duaları iyi ezberlerdim, hatta sayesinde bütün dualar hala aklımdadır. Yine de sınıftakilere attığı tokatlar bende iz bırakmış sanırım, aklımdan hala silinmeyen dayak sahneleri var kafamda, bir de özel vurgusuyla "sem'ud kavmi", "alabildiğine geniş ve alabildiğine büyük Kızıldeniz" ve bayram namazının farz mı yoksa sünnet mi olduğu sorunsalı... Komik ve de korkutucu, vay be, Tekkaş'ı gördüm...

16 Şubat 2009 Pazartesi

sunday night live

Yine bir Pazar gecesi klasiği.
Uyuyamıyorum.
Yarın iş yerinde güne erken başlamam gerekiyor, yapılacak işler liste halinde aklımdan geçmeye başladı bile. Sabah erkenden işte olmazsam toparlayamayacağım.
İnadına uyuyamıyorum.
Tembel bir Pazar'ın sonuçları: Geç uyanmak, fazla yorulmamış olmak, bol bol çay içmiş olmak, gece uyuyamamak, Pazartesiyi düşünüp stres olmak.
Pöff...

12 Şubat 2009 Perşembe

8 Şubat 2009 Pazar

wristcutters


Sakin ve bol yağmurlu bu Pazar gününde, Wristcutters’ı izledim. Filmi seyretmeden önce intihar etmiş yazarlara ve şairlere olan ilgimi sorguladım biraz. Neden kitaplığım sadece yazarları-şairleri intihar ettiği için alınmış kitaplarla dolu? Neden geçen haftalarda, tam da neşeli bir film almaya gitmişken, tutup Ian Curtis’in hayatının anlatıldığı “Control”ü alıyorum? Niye Ian Curtis’in şarkı söylerken hüzünle kapanan gözleri beni bu kadar etkiliyor? Hayatımın hiçbir dönemi kendimi intihara yakın hissetmemiş olmama rağmen, intihara olan bu ilgim nereden kaynaklanıyor? Geriye doğru gitmeye başladım, Tutunamayanlar’la mı başlamıştı? Lise 2, “Mısra 595: Çare yok bu dünyadan gideyim gayrı. Çare... bulunacaktır”, hayır, sanırım ondan önceydi; ortaokulda okuduğum “Birgün Tek Başına”yla ilgiliydi sanırım. Ortaokula giden bir kız neden “Bir Gün Tek Başına” okur, bu ayrı bir araştırma konusu tabi. Çok ilginç, bir roman okuyorsunuz, kitaptaki ana karakteri kafanızda tüm detaylarıyla hayal ediyorsunuz, sonra birgün kafanızda hayal ettiğiniz o karakterin tıpatıp benzerini bir kitabın kapağında görüyorsunuz. Kitabın ana karakteri Günsel’in resmini, Nilgün Marmara’nın kitabının kapağında görmem, Günsel’in Nilgün Marmara oluşu, Nilgün Marmara’nın intihar etmiş oluşu zamandaki kırılmanın gerçekleştiği andı sanırım ve o an intihara merak salmış olmalıydım. Sonrasında, bu merakı ispatlarcasına, üniversite 2. sınıfta İngilizce dersindeki zorunlu sunuşlardan birinde, konu olarak “intihar”ı seçişim geliyor aklıma. Hayal meyal anlattıklarımı hatırlıyorum: İntihar tipleri, cinsiyet ve yaşa göre istatistikler, kadınların vücutlarına zarar vermeyecek, öldükten sonra da “güzel” kalacak şekilde intihar etmeyi tercih etmeleri, erkeklerin bunu daha brutal yöntemlerle gerçekleştiriyor oluşları... Yine de konuyu “intihar”olarak seçmiş olmamda, o dönem ODTÜ’de artan intiharların etkisi de olmuştu sanırım. 3. sınıfta Türkçe dersinde yapmam gereken sunuşta da, hayatını intiharla sonlandırmış bir tanzimat aydını olan Beşir Fuad’ı anlatmayı seçmiştim. Bu da aynı takıntının devamı olsa gerek.... Steve Jobs’un dediği gibi: “bazen noktaları geriye bakarak birleştirebilirsiniz”, ne demek istediğini daha iyi anlıyorum galiba...

“Wriscutters: A Love Story”, intihar edilmiş bir dünyada geçmesine rağmen, kesinlikle çok eğlenceli, hayata –araf desem daha doğru olacak galiba- olumlu bakan, mutlu sonla biten, bir aşk filmi aslında. Pazar neşesi oldu benim için. Filmin sonunda Zia’nın kendisiyle olan diyaloğu çok hoştu. Anladığım kadarıyla ingilizcesini yazmaya çalıştım:

“ And me? I think i finally understand what Kneller is trying to say. It only happens when it doesn’t matter. Comes without effort.

Maybe Eugene is right: Maybe I only get stuck on girls that I don’t have the chance being with. I am glad for Mikal but. I am sure she got her visa all straight now. She did say she will be right back. But again, Eugene’s all the wisdom is, when a girl says that, she never does actually come back. So, I don’t know, i will figure it out...”

ODTÜ Gisam’da, Modern Visual Arts dersinde, belgesel sinemaya “Nanook of the North”la giriş yapmıştık. Çekilmiş ilk belgesel film olarak anlatmışlardı, yanılıyor da olabilirim. Sessiz, siyah-beyaz, bir eskimo ailesinin kara rağmen olan hayatını anlatan bir filmdi. Karda açtığı çukurda balık avlamaya çalışan bir adam hatırlıyorum. Wristcutters’daki Eugene’nin dilsiz kuzeyli kız arkadaşının adının Nanuk oluşu bu filme bir göndermeydi sanırım...