21 Eylül 2008 Pazar

epic


Dark Side'a* geçen kadim dostum Gökçe'yi çok özlüyorum. Büyük mimar ve sanatkar, muhteşem aşçı, salon kadını, dürüstlük timsali, bayan mükemmel İngilizce, tasvir ustası, büyük yazar bitanecik arkadaşım Gökçedir o.

Azimle spor yaptığım dönemde, yemek davetlerini spor salonuna gitmek üzere reddedişlerimi hatırladıkça çok pişman oluyorum. Sen gidince sporu da bıraktım biliyor musun.

Dolabımı toplarken lise yıllığımla ister istemez karşılaştım yine. Gökçe'nin yazdığı yıllık yazısını isteyerek okudum tekrar. İnsan hayatındaki belli dönemler nasıl belli kokular ve tatlarla özdeşleşiyorsa, okunan kitaplarla özdeşleşen dönemleri de var insan hayatının, kitaptaki atmosferde yaşanan. Bu yıllık yazısı da Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar"ının atmosferinde, ve tabii ki diğer tüm lise yıllık yazıları gibi, platonik aşıklık ve ÖSS sosuna bulanmış bir dönemde yazılmıştı. Yanak'ın derslerinde Türk edebiyatını derinlemesine (!) işlediğimiz günlerdi. Sagu, sav, Ergenekon... Gökçeciğim yıllık yazımı "Tutunamayanlar Destanı"ndaki gibi bir destan halinde yazacağını söylemişti. Edebiyat dersinde işlenen Türk destanlarının etkisiyle yıllık yazısının başlığını "Ergine-kon" koymuştu. Edebiyat derslerinde kaldığını sandığımız destanların son zamanlarda bu kadar meşhur olacağını kim bilebilirdi...

*Dark Side: İstanbul

"ERGİNE-KON DESTANI
Sene seksenbir
Soğuk bir ocak ayı
Ana karnında bir küçük zigot
Düşler dünyayı
Özge Yazıcıoğlu Yılmaz Bey'in
İkinci kızı olarak doğar
Kandırmışlar Özgeciği
"Hele sen bir kapağı dünyaya at
Bekliyor seni kapı önünde
Sıfır kilometre bir hayat..."
Böylece ilk ders alınmış olur
Her söylenene inanılmayacak.
Gelir ardından gözyaşıyla sulanmış
Dişsiz günler
Emzikler, püreler ve bakıcı teyzeler
Büyümek meşakkatli iş, kolay değil öyle
Hem sen değil miydin, doğmak isteyen, söyle!
İte kaka geçer süt çocukluğu
Sağlanınca oy çokluğu,
Özge artık okullu olacak,
Sınıfları dolduracak,
Ama sevinçli mi bilinmez
Daha şimdiden "ömür biter, okul bitmez!"
Öyledir zaten, bütün başlangıçlar sancılı
Ve bitişler Urfa acılı...
Okul, öğretmen, ödev; aman Tanrım!
Yalvarırım dursun bu hayasızca akın.
Birkaç yıl daha geçer geçmesine de,
Sırada Anadolu Lisesi sınavı var
Eh dolayısıyla bir dershane.
Kaba, yontma, cilalı taş ve galiba bakır
Hayır bilemediniz sıradaki Dershane-ül Çakır
Özge; ilim irfan öğrenecek
Böylece başı arşa değecek
Aslında aynı zamanlarda
Bu satırları yazan Gökçe de
Çakır devrinde, ama ne bilsinler
Biri sabahçı bir öğlenci
Nasıl karşılaşsın bu iki garip öğrenci
Neyse, derken sonuçlar geldi
Özge, haydi hayırlı olsun
Yurdumun insanı gururla dolsun.
Bursa Anadolu açtı kapılarını
Aman Özge dikkat, yutmasın seni
Bak bu okul felsefesiyle farklı
Öyle yapamazsın her aklına eseni.
Boy boy öğrenci, boy boy öğretmen
Hey zil çaldı, sınıfına gir hemen
İngilizce belalı ders, öğrenmemek olmaz
Özgecik doluya koyar almaz,
Boşa koyar dolmaz.
Suçlu tamemen emperyalist İngilizler
Dünya halkını dilleriyle sömürmüşler...
Hazırlıktan sonra ortagiller; bir, iki, üç
Fen ile Matematik İngilizce ya,
O yüzden biraz güç
Ortasonda Fen liseleri sınavı
Özge çalışacak ve kazanacak
Yeni yeni okullara kanat açacak
Ama demiştik Özge, önceden
Yutar bu okul seni,
Sindirir inceden...
Deneme kaçamazsın hiçbir yere
Ördük dört duvarı etrafına bi kere!
Lise birinci sınıf, duvar kenarı
Ekilmişken tüm dostlukların dibine darı
Buldular birbirlerini Özge'yle Gökçe
Önce biraz tutuk, hafif isteksizce
İlkokuldan beri paralel giden doğrular
Kesiştiler sonunda artık arkadaş bunlar
Gülünüz, güldürünüz, insanları seviniz
Hem zaten hepimiz kardeş değil miyiz?
Özge pot kırmada birinci
Neyse Gökçe değil öyle kinci
Bir sene de böyle geçti
Gökçe TM yerine FM seçti
En çok bu işe Özge şaştı
Ama yok düşünecek vakit
İş çoktan başı aştı
Ne berbat bir seneydi şu 10A'daki
Sınıf sıkıcı dersler farklı mıydı sanki?
Bahar neyse ki hızır acil gibi yetişti
İnsanın başında kavak yelleri eserken
Dersleri dinlemesi ne zor işti
Ve sonra tabii ki her tenefüs inilen kantin
Ah bu 57 merdiven pek çetin
İneriz çıkarız yorulmayız
Çünkü biz sağlıklı ve formdayız.
Okulun derslerden ibaret olmadığını
Tembellerin de sınıfta kalmadığını
O sene öğrendi Özgecik
"Çalışmasam ne olur?" derken
Çıktı sesi incecik
Bitti kantin sevdası lise sonda
Artık içilen çaylar yok sabah saat onda
Bu zamanda test çözülür
Kitap okumaya vakit yok
Gözünden iki damla yaş süzülür
Dayan Özge, lütfen dayan
Yüzdün yüzdün kuyruğuna geldin inan
Hayat mı bu, nasıl çekilir?
Yarı açık cezaevinden
Ancak mezuniyetle gidilir
Ayrılık nasıl olacak, sardı Özge'yi keder
Gökçe ile onun dostluğu
Yükte hafif pahada çok eder
Bu destan için kasmak ancak
Çok sevgili bir arkadaşa değer
Dostluk baki kalır kalmasına da
Destan yazma işi burada biter."

Dostluk baki kaldı gerçekten. Bu yazıya 3-4 gün önce başlamıştım, yıllık yazısını aktarmak zaman aldı biraz. Bu arada dün Gökçe Bursa'ya geldi. Eriş ailesinin keyifli akşam yemeğine konuk oldum uzun zaman sonra. Özlemişim gerçekten. Vecdi Amca'nın yaptığı Türk kahvesinin son zamanlarda içtiklerimin en iyisi olduğunun, Ayşe Teyze'nin yaptığı balık çorbasının çok çok lezzetli oluşunun, bir de tüm aileye ait bir özellik olan "hoş sohbeti"n ayrıca altını çizmem lazım. Kardeş Deniz sonsuz derecede kibar bir genç ve sonsuz uzunluk ve zayıflıkta Vecdi Amca'ya benzeyecek gibi gözüküyor, Çerkez kanı böyle birşey sanırım. Bir de Nalan var; o köpek değil; Nalan.
Ayşe Teyze'nin evdeki bir kitabın arasında tesadüfen bulduğu, zamanında Gökçe'ye vermiş olduğum, arkasında "bu şehirde kalırsak yaşamak bizi yaralar" yazan kepli mezuniyet fotoğrafım duruyor Gökçe'nin (artık eski) odasındaki kitaplıkta. Ayşe Teyze yazıyı okuyup gülüyor. Gülüyoruz.
sambamelone

gel de gülme

12 Eylül 2008 Cuma

En sevdiğim sayı 6

"Geride bıraktığımız yüzyılın en anlamlı yılında, 1962′de dünyaya gözlerimi açtım. Bu yıl çok anlamlıdır. Çünkü yalnızca 62′den tavşan yapılır. Doğduğum yılı çok seviyorum ama doğumgünümü 1980 yılından beri kutlamıyorum. Nedeni mi? Çünkü 12 Eylül doğumluyum." diyor Sunay Akın.

Benim doğum günümse 6 Eylül'de, 6-7 Eylül olayları hatırlanıyor, üzülüyorum...

Sonra diğer 6'lar.

6 Mayıs, 6 Kasım...

6 rakamında bir uğursuzluk mu var ne?
...

Yarın güzel insanlar, güzel İzmir'de yürüyecekler. İzmir’de "12 Eylül'e tepki mitingi" var yarın.

11 Eylül 2008 Perşembe

stay with me


Ruh halime ve şaşkın melankolime en uygun mevsimin sonbahar olduğunu söylemiş olsam da en çok yazı seviyorum ben. Daha içten, daha az mesafeli, daha hızlı, daha doğrudan, daha ben, daha sen, kaçmaya daha müsait, koşarak kavuşmaya da, ekstrem tadlara, büyük heyecanlara, harbi laflara, vurup kaçmaya, iz bırakmaya daha müsait. Bir demet papatyaya da...
Yaz, gitme!

10 Eylül 2008 Çarşamba

American Painter, English Writer, German Hotels...

Compartment C

Automat

"It may be eleven at night in February in a large North American city.

Automat is a picture of sadness – and yet it is not a sad picture. It has the power of a great melancholy piece of music."
Hopper'in resimlerini en iyi anlatan yazar Alain de Botton kuşkusuz. "the painterly counterpart to Bach and Leonard Cohen" tanımlaması Hopper'in resimlerini anlatmaya bence yeterli de olsa, de Botton'un resimleri tasvir edişindeki kabiliyet insana en az Hopper'ın resimlerine bakmak kadar zevk veriyor.
Son 3 yıldır neredeyse her Eylül ayı kendimi iş dolayısıyla Almanya'da buluyorum. Son yolculuğuma çıkmadan önce de Botton'un Hopper tasvirlerini okumuştum. Yolculuğumda adeta resimlerde tasvir edilen yalnız kadınla özdeşleşmiştim. Puslu tren yolculuğunda, kafede, otelde de Botton'un tanımladığı Hopper kadınıydım. Melankolik, hüzünlü ama mutsuz değil...
Kamusal alanda; bir benzin istasyonunda, parlak ışıklarla aydınlatılmış bir cafede ya da bir otelde yaşadığımız yalnızlık, bazen sıcak yuvamızda bizi çoğu kez yüzüstü bırakmış çerçeveli fotoğraflardan daha rahatlatıcı olabiliyor diyor de Botton, ya da buna yakın birşey:
"The lack of domesticity, the bright lights and anonymous furniture, may be a relief from what can be the false comforts of home. It may be easier to give way to sadness here than in a living room with wallpaper and framed photographs, the décor of a refuge that has let us down."
Almanya'da çoğu oldukça eski, hatta tarihi binalarda bulunan oteller hafif küf ve tarih kokan halleriyle bana hep bu tadı vermekte: Hopper'ın renkleri, de Botton 'un tasviri. Bir de bu tasvir aklımdan hep de Botton'un kendi sesinden -"kesif" bir İngiliz aksanıyla- geçiyor, bu da ilginç bir detay. Yine yollara düşmek, "melankolik" seyahatler yapmak istiyorum.
Bursa'da "Automat" hissini, İzmir yolu üzerindeki Kafkas'da yaşamıştım. Şehre o kadar da uzak bir yer değil aslında... Ancak o akşam terkedilmiş bir mekan gibiydi, neredeyse kimseler yoktu. Bir kaç masada 2 kişilik sohbetler dönüyordu ancak yol gürültüsü tüm sesleri bastırıyordu. Orada yalnız oturup, çok da taze olmayan çayı içmek, konforlu evimde kendi demlediğin çayı içmekten çok daha fazla mutlu ediyordu beni. Yol gürültüsü içimdeki sesleri de bastırıyordu. -Galiba bu mekanlarda geçen zamanları yaşamımıza dahil etmiyoruz biz, yolda geçirilen süreler hep hayat eksi sanki. Dolayısıyla böyle mekanlarda duygusuz ve de hissiz, etrafı seyreden ve rahatlayan tanımsız canlılar oluyoruz. de Botton'un bahsettiği ,"relief", rahatlama bu mu acaba?- Havanın kararmasıyla plastik palmiyelerdeki renkli ışıklar da yanıp sönmeye başlamıştı. Her zaman eleştirdiğim, zevksizliğin son hali addettiğim, en kötü halleriyle Orhangazi yolu üzerinde karşımıza çıkan, yanıp sönen renkli ışıklarla süslü palmiyeler mekanı kusursuz yapmıştı işte. Beyaz fincanı elime aldım.
It may be eight in the evening in September in a large city called Bursa...

"Kanki"ye veda











3 yıldır birlikte çalıştığım kadim dostum Kerem'i uğurladık geçen hafta; Rexroth'a "satınalmacı" olmak üzere. Diyorlar ki "satınalmacı"lığın bir karizması varmış, "facility management"a benzemezmiş. Ama ben biliyorum, satınalmacılık da olsa, hiç bir iş Kerem'i "Kapalı Çarşı'da Köfteci" olmaktan daha fazla mutlu edemez. Çünkü öyle demişti bi kere kadim dostum.

9 Eylül 2008 Salı

3,2,1 ve start

Rüyasında tatile gitmişti bir adaya, daha doğrusu bir tatilin ortasında buluvermişti kendini. Çılgın kumsal partileri, yerliler, Hawai tadında, kavun karpuz muz yenen, yaz ortası, danslar, ateşler, gençler, eğlenenler, öyle bir ada. Bir yandan adaya nasıl geldiğini anlamaya çalışırken, yanında eğlenen yüzünün hafif netleşmesiyle -film gibi oluyor bu rüyalar nedense- bir yerlerden tanıdık gelen yabancıya bu adanın adı ne ola diye sormuştu. Yabancı yanar dönerli kokteylinden bir yudum alıp "Sambamelone dostum" demişti, ve o an uyanmıştı işte. Adanın adını duymasıyla rüya bitmişti, gözleri açılmıştı. Gözlerini kapattı tekrar, rüyaya kaldığı yerden devam edebilmek için, rüyadaki son sahneyi aklına getirip kaldığı yerden devam etmeye çalıştı, olmadı. Bir daha göremedi Sambamelone'yi... Daha sonra bu adanın ismini bir kaç arkadaşına söyleyince dalga geçmişlerdi. Ne biçim isim bu, çok komik ya, demişlerdi. Her gece Sambamelone'ye gitmek hayaliyle uykuya dalmıyor elbette ama bu aralar gidebilse çok güzel olurdu.

Rivayet olunur ki bu rüya Lost'dan çok önce görülmüştü.