27 Ağustos 2009 Perşembe

ain't no sunshine

o yokken
evine uğramazsın
annenle babanın sevgili kızı olmaya devam edersin
aklın "kendi" evinde kalır ama
gitmek istersin
vazgeçersin sonra, bu akşamı da annemlerle geçireyim dersin
-insan yaşlandıkça anne baba ile geçirilen dakikalar daha değerli olmaya başlıyor nedense-
bazen de kafayı bozup, evdekilere resti çekip
bu akşam kendi evimdeyim dersin...
döndüğünde saksıdaki çiçeklerini seni beklemekten yorulmuş
susuzluktan neredeyse kurumuş bulursun
o geleceği gün neşeyle aldığın, vazoya özenle yerleştirdiğin
güneş gibi açmış çiçekler
hayata çoktan veda etmiştir zaten
ona yemek yapmak için aldığın sebzelerden arta kalanları
hayatta tutmaya yetmemiştir buzdolabının soğukluğu
çöp kutusu gelmeyişin-iz-e küsmüş nesnelerle yavaş yavaş dolar
kitaplığın rafları boştur
birlikte alacağınız yeni kitapları beklemektedir
koca kafalı çocukluk resimleri sana mahzun bakar
senin için topladığı deniz kabuklarının yanıbaşından
özlemek
hiç eksik olmaz bu ilişkiden

26 Ağustos 2009 Çarşamba

1071

938 yıl önce bugün Anadolu'ya girmemiş olsaydı Alpaslan, Ortaasya'nın bozkırlarında sürünüyor olur muyduk hala? Olurduk bence.

Allah ondan razı olsun.

25 Ağustos 2009 Salı

stain-less

Bugün işyerinde 304 kalite çeliğin klorür içerikli sularda karşılaştığı korozyon ile ilgili bir şeyler sordu Tolga bana. Ben de boş boş baktım yüzüne. Soğutma kulesine bağlı eşanjörlerimiz patlamaktaydı bir süredir, yaptığı araştırmalar sonucu olası nedenlerden birinin artan ısıyla birlikte artan -2. kalite suda zaten yüksek olan- klorür konsantrasyonunun 304 kalite çelikten yapılmış eşanjörler için korozif bir ortam oluşturduğu idi. Kendisi pek iyi bir İngilizce'ye sahip olmadığı için ASME Hanbook'un ilgili sayfasını çaat diye açıp önüme koydu, "haydi bakalım şunu bir oku da mevzuyu benim için analiz ediver" deyiverdi...

Tolga, "mühendislik" kavramına gerçekten ruhen yakın bir insandır. Kendi kendine oturur hesaplar yapar, benim anlamadığım şeylerin programını yazar, alakasız teknik konularda bilgisi olur, bizi şaşırtır... Geçen günkü kısa diyaloğumuzu hatırladım birden.
-Nereden öğreniyorsun bu bilgileri? -Benimki de soru mu yani-
-Okuyorum... Evde Handbook'lar, mekanik, termodinamik kitapları elimin altındadır hep.
-Hangi arada bir derede okuyorsun? Benim hiç vaktim olmuyor...
Biraz sıkılarak
-Valla, benim de pek vaktim olmuyor, doğruya doğru, en çok tuvalette okuyabiliyorum...

Tuvalet, spor salonu ve yolculuklar dışında benim için de "okuma" için iyi bir alternatif mekan. Ancak bugüne kadar tekrar tekrar okumayı sevdiğim romanlar oldu hep çamaşır makinesinin üzerinde. Şöyle Çengel'in termo'sunu koymak aklımın ucundan geçmedi mesela, ki severim aslında ben termodinamiği. Kendime şöyle bir bakınca farkettim ki, bugüne kadar "mühendislik" konularının sadece ihtiyacım olduğu kadarını öğrenmişim, sanki daha fazlasını öğrensem zarar görecekmişim gibi. Mühendislik konuları benim için hep "saygı duyulan" ve "uzağında durulan" yıllardır. Boş vakitlerimde varsa yoksa, o şair, bu film. Halbuki donanımlı bir mühendis figürü her zaman özenilen ve olunmak istenendi benim için. Sanırım benimki bir nevi hayranlık sonucu seçilmiş bir meslek. Aslında hiç de ilgili değilim mesleğimle, tek bir konusunu bile merak etmiyorum çünkü. Yine de bu aralar kendimi biraz zorlamaya karar verdim. Çamaşır makinesinin üzerinde duran "Şeker Portakalı"nı kaldırdım. -İlkokulda hüzünlenerek okuduğum ve çok sevdiğim bu kitaba hala garip bir düşkünlüğüm var.- Yerine "Fundamentals of Fluid Dynamics"i koydum. Bakalım ne olacak. -Aklıma bir ata sözü geliyor ama neyse...-

Bu arada, eşanjörlerde oluşan korozyonun detaylı analizini sonraki yazılarımda bulabilirsiniz.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

daily aphorism

"wireless modeme, 3g'ye inanıyorsan karmaya, görünmeze, manasız tesadüflere de inanacaksın kardeşim."

Gökçeciğim ne derse doğru der.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

YK

Sene 2002, üniversite 3. sınıfta soğuk bir kış günü, bir öğle vakti ODTÜ Gisam'ın önünden yurtlara gitmek üzere otostop çekmekteydim. Genelde Bilkent tarafındaki kapıdan giriş yapan araçlar geçer buradan; ne ODTÜ'nün ana giriş kapısı olan A1, ne de Yüzüncüyıl çıkışındaki A4 kapısı kadar işlektir. Bilkent tarafından gelenler dışında pek kullanılmaz. Ellerim, ayaklarım buz tutmuş bir şekilde beklerken, beyaz bir Broadway önümde yavaşça durdu. Kapıyı açtım, içinde kalpaklı, kırmızı fularlı bir adam. Arabaya bindim, dışarıdan görünen "Bilkent" stickerının arka yüzünde "öğretim görevlisi" yazdığını farkettim ancak isme dikkat etmedim. Merhabalaştık. Bir süre sessizlik oldu. Sessizlikten sıkılıp "Bilkent'te öğretim görevlisisiniz sanırım" dedim, "Ben" dedi, "yazıyorum, yazarım..." Birden "öğretim görevlisi" ibaresinin altındaki isim dikkatimi çekti; "Yalçın Küçük". Yalçın Küçük'ün önemli bir yazar ve araştırmacı olduğunu biliyordum. "Türkiye Üzerine Tezler"i duymuştum, biraz karıştırmışlığım da vardı, ama o kadardı, ne bir fotoğrafını görmüştüm, ne de başka neler yazmış diye araştırma ihtiyacı duymuştum o güne kadar. Arabaya bindiğim ilk andaki sessizliğin neden kaynaklandığını anlamıştım, onu tanımamı bekliyordu, tanımamıştım. Sonra "aa, siz Yalçın Küçük'sünüz", "kitabınız şöyle iyiydi" tarzı cümleler kurmaya çalıştıysam da iş işten geçmişti. Notum verilmişti. Hangi bölümde okuduğumu sordu, cevabın "kimya mühendisliği" olması ne kadar hafifletici bir sebep olmuştur bilemem ama kütüphanenin önünde arabadan inerken ortamda daha pozitif bir hava olduğu kesindi. Söyleyebileceğim tek şey gerçekten bir karizması vardı. Sanırım ben de bundan etkilenerek yurt yerine kütüphanede inmeyi tercih etmiş, çantamda bir Yalçın Küçük kitabıyla odama dönmüştüm.

Bütün bunları nereden hatırladım, odatv.com'a yeni eklenmiş Yalçın Küçük konuşmalarını dinlerken... Yalçın Küçük yine güzel güzel anlatmış, gerekli yerlere giydirmiş. Bir de "Doğu Birliği" projesinden bahsetmiş; Musul'u alalım, hatta Azerbaycan'la birleşelim demiş ki, çok aklıma yattı ne yalan söyleyeyim. Dinleyelim, dinletelim.

Yalçın Küçük'ün benim için ayrı bir yeri de, sevgilim, kocam, herşeyim Korhan'la tanışmamıza vesile olmasıdır. Onu da sonra anlatayım...

6 Ağustos 2009 Perşembe

sundance

i miss you so much.
böceklerin ısırdığı yerler hala şiş ama olsun...

4 Ağustos 2009 Salı

"Torsk"

Tatt av Kvinnen... Yine beni benden almış olan bir Norveç filmi. Cnbc-e'de izlemekteyim. Birazdan bitecek, bitmesin... İskandinav filmlerine her türlü hayranım. Bu film tam da bana festivalde izlediğim yine bir Norveç filmi olan O'Horten'ın tadını veriyor demekteydim ki kendi kendime, gelecek Salı "Komik Salı" kuşağında Cnbc-e'de yayınlanacağını gördüm. İzleyiniz, izletiniz.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

au revoir Jeanne Moreau

Jeanne Moreau geçtiğimiz hafta sonu İstanbul'daymış. İstanbul'dayMIŞ çünkü "Ünlü Fransız oyuncu Jeanne Moreau İstanbul'da!"* başlığıyla verilen haberi "Hmm, merhaba Jeanne Moreau, henüz tanışmamıştık, gelişinden de haberim olmadı, umarım herşey senin için güzel geçmiştir, bir dahaki sefere tanışmak üzere, güle güle" gibi bir alt içsesle bu sabah okuyup geçmiştim. Ancak akşam evde DVD'lerimi toparlarken, Truffaut'un "Jules et Jim" DVD'sinin kapağının üzerinde Jeanne Moreau adını okumamla birlikte hayran olduğum kadın aktrislerden birinin oyununu kaçırdığımı üzüntüyle anlayarak, derin bir pişmanlığına gömüldüm.

Bu kadın muhteşem bir kadın; güzelliği, zerafeti ve oyunculuğuyla. Hatta Truffaut da onu "Jules et Jim"de şöyle taçlandırmış zamanında: Filmde, iki arkadaş, Jules ve Jim, arkeolog bir arkadaşlarının kazılar sırasında rastladığı heykellerin dialarını izlerken bir kadın kafası heykeli dikkatlerini çekiyor. Heykeldeki dolgun, konturlu ve gülümseme algısı yaratan dudaklara sahip kadının "mükemmel kadın" olduğuna karar veriyorlar, hatta bu heykeli görmek için kilometrelerce yol katedip dönüyorlar ve gerçekten de bu hatlara sahip kadını bulurlarsa aşık olacaklarına emin oluyorlar... Tahmin edileceği üzere filmde o kadını buluyorlar, yani Catherine'i, yani Jeanne Moreau'yu. Filmde gerek oyunculuğu gerekse oynadığı karakterle gerçekten de "mükemmel kadın"dı Jeanne Moreau. Catherine olmak için yaratılmıştı sanki... Catherine'se saf bir dişi, dahası "femme fatale". Vicky Cristina Barcelona'daki ressam Juan Antonio erkekler için ne kadar idol -ya da iç geçirten bir karakter- ise, Catherine de kadınlar için bu anlamda o kadar çekici...

"Vicky Cristina Barcelona" ile "Jules et Jim"in karakterleri arasındaki çağrışım bir yana ben ciddi ciddi Woody Allen'in VCB'yi çekerken Truffaut'nun "Jule et Jim"inden etkilendiğini düşünmekteyim. Elbette Woody Allen, Woody Allen'a yakışır bir biçimde çok daha erkeksi bir pencereden bakmış ve vizyonunu hetero olmayan yakınlaşmalarla da (Cristina+Maria Elena) genişletmiş, ancak bu iyi ifadesiyle "esinlenmenin" varlığını benim için yadsıtamıyor. Elbette böylesi kült filmler yapan bir yönetmenden günümüz yönetmenlerinin esinlenmemesi mümkün değil. Ki bakınız Tarantino. Kill Bill'in Truffaut'dan arak olduğunu kaçımız bilirdik. Truffaut'nun 1968 yapımı "La Mariée était en noir" -"Gelin siyah giyiyordu"-filminin DVD'si geçen ay piyasaya çıktı. Edindiğim bilgilere göre, Tarantino bu filmi daha önce hiç görmediğini, bir esinlenmenin söz konusu olmadığını söylüyormuş ama ortada bir arak olduğu apaçık... Zira DVD'nin kapağında da bunu alenen belirtmişler. Filmde siyah giyen gelini kim oynuyor dersiniz? Elbette ki güzel Jeanne Moreau...


*http://sanat.milliyet.com.tr/Sanat/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=1120677&KategoriID=39