Evet, sonunda bu da oldu. Toptan parasız kaldım. Kredi kartım, vadesiz hesabım, kredi borçlarım… Pazar günü Herry’de yaptığım şuursuz alışverişin sonucunda hiç param kalmadı işte. Bu duruma nasıl geldim, nasıl oldu tüm bunlar, bu kadar elbiseye neden ihtiyacım vardı diye oturup düşünmeye başladım, ama gerçekten düşünmeye. Aslında farkındaydım herşeyin ama farkında olmamacasına, üç maymun misali yaşamayı tercih etmiştim işte. Sanırım bilerek bu duruma getirdim, dibe vurmadan bütün bunlar üzerine kafa yormaya başlamayacağımı biliyordum. Bilgisayarı açtım ve Excel’in başına oturdum, oluşturduğum gelir gider tabloları sonucunda borçların kaç ayda hangi şartlarda kapanacağı gerçeğiyle yüzleştim. Şartlar çok ağırdı gerçekten, gereksiz kıyafet ve işe arabayla gitmek gibi kalemlerden her halükarda feragat etmem gerekiyordu. Daha başka bir takım gereksiz harcamalarından da acilen durdurulması gerekiyordu. İlk önlem kalemini başarıyla uyguladığım için kendimle gurur duyuyorum, pazartesiden beri işe servisle gidiyorum. Tabi artık öğle arasında Korupark Starbucks’da, Kahve Dünyası’nda kahve içmeler de yok. Geçenlerde bir yazı okumuştum, bir Newsweek yorumcusu, bir ülkede ne kadar çok Starbucks varsa, o ülke krize ve mali kayıplara o kadar yatkındır diyordu. Çoğu zaman bu tarz basit teoriler anlaşılması zor ekonomik meseleleri biz dünyalılar için anlaşılır kılıyor nedense. Micheal Moore’un da -işçi çocuğu bir belgeselci- geçenlerde ortaya attığı Amerika’daki mali krize çözüm önerileri de hiç yabana atılır cinsten gelmedi bana mesela. Bir kaç tanesi şöyle:
“*Wall Street’teki çöküntüye bilinçli olarak katkı yapanları araştırmak, sorgulamak üzere özel bir savcı atansın.
*Kurtarmak istediklerinize, “o kadar büyük ki, batmasına izin verilemez” diyorsunuz; asıl o kadar büyümesine izin vermemeniz gerekirdi.
*Finans sisteminde tekelleşme eğilimleri önlensin.
*Madem ki iki dev ipotek şirketi (Freddie ve Fannie) kamulaştırıldı; bunları niçin sıradan insanlara kredi veren bir “Halk Bankası”na dönüştürmeyelim? Madem ki, ülkenin en büyük sigorta şirketi AIG kamulaştırıldı, herkesi kapsayacak bir sağlık sigortasına ve devlet güvencesinde emeklilik sistemine niçin geçmeyelim?
*Yılda 500.000 doların üstünde geliri olan herkesin gelir vergisi yüzde 10 oranında yükseltilsin.
*Borsadaki her işlemden binde iki buçuk oranında vergi alınsın.
*Önümüzdeki üç ay boyunca hisse senedi sahiplerine kâr payı dağıtılmasın; bu kaynak hazineye gitsin.
*Şirket yöneticilerinin ortalama gelirleri, işçilerinin ortalama ücretlerini bugün 254 misli aşmaktadır; bunlara (örneğin 45 misli gibi) bir üst sınır konulsun.”
Elbette benim daha ciddi teorilere de ihtiyacım vardı. Kafamda herşeyi doğru yere oturtmak istiyordum. Kendi küçük mali krizimin, ülkedeki krizin neresinde konumlandığını anlamam gerekiyordu. Evet, anlaşılmayacak birşey yok tabii ki, ama yüzüme çarpılmasına ihtiyacım vardı diyelim. Bu konuda bana neyin yardımcı olacağını da biliyordum. 2006 yılında aldığım Gelenek’in “Çürümeye Karşı” başlıklı sayısının tam da bu konulara değindiğini biliyordum. Hiçbir zaman tam olarak okumamıştım işte. Pazar günümün bir kısmını Gelenek’in bu sayısını okumaya ayırdım. Erkin Özalp’ın “Ekonomik krizden toplumsal çürümeye” başlıklı yazısı herşeyi o kadar net bir dille anlatıyordu ki. “100 dolar dört yılda nasıl 390 dolara çıkar” sorusuyla açtığı başlık altında söyledikleri çok çok anlamlı:
“
100 dolar dört yılda nasıl 390 dolara çıkar...“Doğru” yatırım kararı alanlar, dört yılda, 20 dolar yerine 290 dolar kazandılar! Üstelik bunun için para piyasalarını hergün izlemeleri de gerekmedi. Piyasaları her gün izleyen ve başarılı yatırım kararları alan spekülatöler çok daha fazla kazandı.
Bu kadar yüksek kar (daha doğru deyişle “getiri”) oranları, “makul” herhangi bir sinai yatırımla elde edilemez (özelleştirmeler yoluyla kamu kuruluşlarını yok pahasına ele geçirenlerin karları ayrı). Dolayısıyla, Türkiye’de para kazanmak için sinai yatırım yapma dönemi çoktan kapanmış durumda. Sermaye sahiplerinin gerçek anlamıyla yatırım yaptığı iki alan var: Finans ve ticaret.
“Sinai faaliyet” ile ticaret arasındaki farklar da azalmış durumda. Örneğin, Türkiye’nin otomotiv ve elektronik sektörleri, büyük oranda, yurtdışından ithal ettikleri parçaları birleştirip satıyor. Bir başka deyişle, bunlar “üretim”den çok ticaret yapıyor. Zaten, Türkiye’de dövizin ucuzlaması, yabancı şirketleri ve ithalatçı tüccarları sevindiriyor.
İhracattaki “şaşırtıcı” olduğu iddia edilen artışların ardında da, bir yandan ithal girdiler var, diğer yandan iç piyasadaki daralma, yani halkın alım gücünün 2002’den bu yana yükselmemesi...
100 dolarlık yatırımla dört yılda 290 dolar kazanılabilen bir ülkede, yağmacılık dışında bir “iktisadi faaliyet” kalabilir mi?
Peki, aradaki fark, yani her 100 dolar için en az 270 dolar, nereden geliyor? Türkiye ekonomisi, nasıl oluyor da, rantçıları bu kadar hızlı bir şekilde zenginleştirebiliyor? Aynı dört yıllık dönemde Türkiye ekonomisinin yalnızca yüzde 38 oranında büyüdüğünü eklemekte yarar var.
Aradaki fark devletin cebinden çıkıyor.
Devlet, sermaye sahiplerinden çok daha yüksek faizlerle borç para alarak, bu yağma düzeninin sürmesini sağlıyor.
Bir yandan utanmazca “devlet küçülsün” edebiyatı yapanlar, diğer yandan devleti soyuyorlar.
Türkiye’deki bu soygun, başta Soros gibi büyük spekülatörler olmak üzere yabancı sermaye sahiplerinin de ilgisini çekiyor doğal olarak. Ya bizzat gelerek Türkiye’de yatırım yapıyorlar, ya da yerli sermaye sahiplerine borç para veriyorlar.. Böylece, “döviz girişi” sağlanmış oluyor. İç piyasada döviz bollaştıkça döviz kurlarını ve enflasyonu kontrol altında tutumak kolaylaşıyor. Kısa vadeli sermaye girişleri sayesinde ithalattaki hızlı artış finanse ediliyor, ekonomi büyüyor. Bu da bir “başarı” olarak sunuluyor.
Devletin soyulmasına dayanan iktisat politikalarının uygulanmasında, IMF’nin, Dünya Bankası’nın, Avrupa Birliği’nin dayatmaları mı daha önemli, yoksa yerli sermaye sahiplerinin çıkarları mı?
Açıkçası, her iki taraf da aynı ölçüde çıkar sağladığı için bu soru anlamsızlaşıyor.
Nereye kadar?
Türkiye’de ekonomik krizlerin çıkıp çıkmayacağı değil, yalnızca bunların zamanlaması konusunda belirsilik var.
...
Yerli ve yabancı sahipleri için kritik sorun, krizin ne zaman patlak vereceğini öngörmek. Hemen öncesinde paralarını dövize çevirebilmek için...
Erken davrananlar, yüksek getiri oranlarından yararlanmamış oluyor. Geç kalanlar, paralarının bir bölümünü kaybediyor. İşte onların bütün meselesi bu!”
Böylesi bir sisteme dayanan ekonomimizle, her krizde biraz daha yoksullaşan ve çürüyen bir toplum oluyoruz. Çürümede benim de içinde olduğum orta sınıflar başı çekiyor. Her geçen gün televizyon ve arabalarımız sayesinde biraz daha izole oluyoruz, şehir dışlarındaki güvenli sitelere yerleşiyor ya da kredilere boğulup yerleşmeye çalışıyor, daha da izole olmanın formüllerini arıyoruz. İzolasyonumuz arttıkça gözetleme ihtiyacımız da artıyor, “Big brother” tarzı yarışmalara bundan dolayı ilgimiz artıyor sanırım. Herşeyden de korkar olduk. Aynı dergide Ali Mert, Eduardo Galeano’dan “orta sınıf bireyin sınır ve çekinceleri”ni özetler bir aktarım yapıyor:
“Eğer aşık olursanız, AIDS olursunuz. Sigara içerseniz, kanser olursunuz. Nefes alırsanız, zehirlenirsiniz. İçki içerseniz, kaza yaparsınız. Yemek yerseniz, kolesterolünüz yükselir. Konuşursanız, işsiz kalırsınız. Yürüseniz, saldırıya uğrarsınız. Düşünürseniz, acı çekersiniz. Şüphe edersiniz, delirirsiniz. Hissederseniz, yalnız kalırsınız.”
İşin kötüsü yaşadığımız “gösteri toplumu” (bkz:Guy Debord) içerisinde maruz kaldığımız görüntü ve bilgi bombardımanı içinde artık sağlıklı da düşünemiyoruz... Kendimize gelmemizin yollarını ve yöntemlerini bir şekilde bulmamız lazım. Uygulamaya soktuğum ekonomik önlem planını, sosyal konularda da geliştirmem gerekiyor sanırım. Can anyone help me?