Mete'nin doğumu sırasında sancılar dayanılmaz olduğundan yapılan epidurali yetersiz bulup, biraz daha ilaç verilmesi için hemşire hanıma yalvarıp doktorumu çağırttım. Doktora da uzun yalvarmalarım neticesinde az biraz daha ilaç dozu koparmayı başardım. Bir nevi narkomana bağladım denebilir. İlacın etkisiyle bırakın sancı çekmeyi, dilim bile uyuşmuştu, çook uykum geldi, tatlı ve derin bir uykuya dalıverdim. Yaşamayan bilmez; doğum esnasında 1 saat hiçbirşey hissetmeden uykuya dalmak çok büyük bir lüks...1 saat kadar sonra yine o pis sancıyla uyandım tabi. Herneyse, doğum (çok çok zor) bir şekilde gerçekleşti ve odaya geldim. İlacın etkisi devam ettiği için bayılma riskine karşı hemşirelerin refakati olmadan tuvalete gitmek yok. Levent'in doğumunda buna riayet etmeyip, kendim yataktan inip ayağa kalkmıştım, sonra birden yıldızlar uçuşmaya başlamıştı tepemde. Bayılmışım, uyanınca kendimi yatakta yatar bulduydum, hiçbirşey hatırlamıyordum, bir tek yıldızları...
Mete'deyse daha tecrübeli olduğum için tuvalete gitmek istediğimde hemşireleri çağırdım. Geldiler birlikte tuvalete yürüdük. Tuvalette birden başım dönmeye başladı. "Bana bişeyler oluyo" diyebildim. Sonra yavaş yavaş gözüme bir perde inmeye başladı. Kapkaranlık bir perde, yavaş yavaş gözlerimin tamamını kapladı, gözlerim açıktı fakat göremiyordum. Kulaklarımın içi alev alev yanıyordu. Konuşmak istiyordum, beni kurtarın demek istiyordum, ancak dilim o kadar şişmişti ki, ağzıma sığmıyordu sanki. Aldığım nefes giderek daralıyordu, birisi gelip yavaş yavaş boğazımı sıkıyormuş gibi. Son nefesi vermeye, daha doğrusu beni yaşatacak o nefesi alamamaya o kadar yaklaşmıştım ki... Evet dedim kendi kendime, buraya kadarmış, bildiğin ölüyorum ben. Sonrasında hemşireler beni aceleyle yere yatırıp ayaklarımı havaya kaldırdılar, bişeyler daha yaptılar sanırım ama tam olarak hatırlamıyorum, bu belirtiler de biri diğerini takip ederek yavaş yavaş kayboldu. Önce nefes alabildim, sonra dilim küçüldü, sonra görmeye başladım...Tıp dilinde tansiyonum düşmüş ve bayılmışım işte.
İşte bu yalancı ölüm anı o günden beri aklımdan çıkmıyor bir türlü. Demek annenannem böyle ölmüş diyorum kendi kendime. Onun da dili şişmiş konuşamamaya başlamış, sonra ölmüş işte, böyle anlatmıştı teyzem... Yaşlanmış kalp artık yoruluyor, vücuda yeterince güçlü kan pompalayamıyor ve aynen benim yaşadığım şekilde ölüyor...
Ölmek çok zormuş gerçekten, bilincin açık bir şekilde soluğun yavaş yavaş kesilmesi fena birşey. Direnemiyorsun, çok güçlü geliyor...
Nasıl erkeklerin "askerlik anısı" varsa, kadınların da "doğum anısı" var. Aslında anlatabilsek hepimizin ortak anısı "ölüm anısı" olurdu bence. Acaba öbür tarafta insanlar birbirlerine ölüm anısı anlatıyorlar mıdır?
Mesela Uğur Mumcu'yla karşılaşıyormuşuz öbür tarafta "O gün evden çıktım gazeteye gidicem, arabama bomba koymuş şerefsizler" diye anlatıyormuş falan...
Bu aptal ölüm meselesi gece aklıma geldi yine, dayanamadım yataktan kalktım bunları yazdım işte.
Rahmetli anneannem o türküyü boşuna söylemezmiş:
"Kızıl gül olmayaydı
Sararıp solmayaydı
Bir ayrılık bir ölüm
Hiç biri olmayaydı"