22 Aralık 2010 Çarşamba

Levent Erol

Uzun yazmaya vakit yok. Aklımdakileri kısacık yazayım bari. Ben bunu yazarken bile veledim köşede mızmızlanmakta...

Küçük Levent,17.11.2010'da (bayramının 2. günü) saat 14:45'de 3068 gr, 48 cm olarak dünyaya geldi.

Doğduktan sonra kucağıma verdikleri an müthişti. Hayatımda bu kadar güzel bir koku duymadım ve bu kadar yumuşak bir şeye dokunmadım. "Çocuğumu görür görmez aşık oldum" diyorlar ya, bence o dokunur dokunmaz ya da koklar koklamaz olmalı. Görmek; koklamak ve dokunmak kadar büyük etki yaratmıyor... "Cennet kokuyor" diyorlar ya, o kokunun tanımı olsa olsa cennet kokusu olur bence de...

Doktorum Mümin Karahasan'a çok şey borçluyum. Hamilelikten doğuma kadar olan süreci çok başarılı bir şekilde yönetti. Tembellik etmesem gazeteye ilan verip kendisine teşekkür edeceğim. Acıbadem Hastanesi de gerek sunduğu imkanlar, gerek doktorları ve hemşireleri ile müthişti. Bir kaç takım gecelik-pijama alıp doğuma gidilebilir, başka hiç bir şeye gerek yok. "Doğum çantası" da neymiş...
Teşekkür etmem gereken bir doktor daha var sanırım. Doğumdan sonra İstanbul'dan atlayıp bebeğimizi görmeye gelen, ufak bir anlaşma karşılığında (!) bizi bebeğimize isim koyma işkencesinden kurtaran, çocuğumuzun isim babası, kadim dostumuz  Levent Taşyıkan'a da buradan teşekkürler.

Bebeğime karşı hissettiklerim, gerçekten de "aşk" duygusuna çok yakın. Hani kalp küt küt atar ya, aynen öyle... Yerleşik bir ilişki düzenine geçtikten sonra, ilişkinin başındaki kalp çarpıntılı süreci özlemle anan bayanlara tavsiyem: çocuk yapın. İlişkinin başında dinlediğiniz tüm aşk şarkıları yeniden anlam bulacak. Radyoda Yeni Türkü'den "Aşk Yeniden" çalıyor, Levent'i düşünüyorum, Sezen Aksu "seni pamuklara sarmalar sararım" diyor Levent'i düşünüyorum. Kalbim çarpıyor, "gözlerim doluyor aşkımın şiddetinden", daha ne isterim.:)

Hamileyken Fırat'la özdeşleştirmiştim çocuğumu kafamda ama Levent'in Fırat'la pek ilgisi yok gibi. Çok ciddi bir çocuğa benziyor, elinde olsa şimdiden takım elbise giyecek sanki. Soğukkanlı, sakin bir yapısı varmış gibi ... Zaman neler gösterecek göreceğiz tabi. Miniğim büyümekte şimdi...









14 Kasım 2010 Pazar

Yorgunum demeyeceğim

"
AÇ KAPIYI BEN GELDİM
Korka korka değil, usul usul değil
Elim yüreğimde çarpa çarpa geldim
Aç kapıyı bak ne diyeceğim
Bir senin ellerinden, bir senin gözlerinden
Dişlerinden dudaklarından
Nergisler Ocak ayında açtı
Kendimden bahsetmeyeceğim
Yediveren güllerden
Duvardan sarkan güllerden
Çocuklardan, sabah erken okula giderlerken
Atlardan bahsedeceğim
Kan ter içinde atlardan.

Aç kapıyı bak ne diyeceğim
Ne kadar küsülü çocuk varsa barıştırdım, oynuyorlar
Tam kırk çeşit sarmaşık gül buldum
Penceremin dibinde açacak.
Ekinleri dolu vurmadı,
Çekirge gelmedi,
Kurak olmadı.
Yorgunum demeyeceğim,
Bir evimiz olsa demeyeceğim,
Yüreğim daralıyor demeyeceğim.
Bir baksan gözlerime
Başını çevirmeyeceksin,
Yürüyüp gitmeyeceksin,
Elini çekmeyeceksin.
Bir baksan gözlerime
Dağda yakılmış ateşler göreceksin.
Aç kapıyı kim geldi bak
Bak nasıl havalandı güvercin.
Açmam diyemezsin artık,
Aç!"

ODTÜ Şiir Topluluğu'ndan Gökhan, ne güzel okurdu bu şiiri, ne güzel bir şiirdi. Dinletiden dinletiye bayılarak dinlerdim. Ancak şairini öğrenme girişimim olmamıştı hiç. 

Annemlerde bir köşeye kaldırılmış, eski tozlu radyo+kaset+cd çaları eve getirdim geçen, mutfakta iş yaparken birşeyler dinlerim diye. Ne var ki ne CD ne kaset çaları çalışıyordu,  radyosu ise sadece  TRT FM'i çekiyordu. Ben de bu eski cihazdan vazgeçmeyip mutfakta geçirdiğim sürelerde iyisiyle kötüsüyle dinlemeye başladım TRT FM'i. 

Bugün bulaşıkları makineye yerleştirmeden radyoyu açtım, sunucu bir bağlantı yaptı ve yaşlıca bir adam radyoda bu şiiri okumaya başladı. Beni inanılmaz etkiledi, Mimarlık Amfi'de dinletide sandım kendimi birden...
Şiiri okuyan kişinin şiirin şairi olduğunu, bir dönem Cumhuriyet savcılığı yaptığı Karşıyaka Adliyesi'nin arka sokağına Karşıyaka Belediyesi tarafından adının verildiği, "Bir Tanığım Kalsın" adında yeni bir kitap yazdığını ve adının Berin Taşan olduğunu öğrendim program sayesinde...

Berin Taşan'a uzun ömürler diliyorum, Urla dolaylarında yerleşik bulunan Gökhan'a da buradan  selamlar...

10 Ağustos 2010 Salı

minyon

Bebeklerin boyu posu yerinde mi diye kontrol etmeye yarayan bi grafik var. Bugüne kadarki bebeklerin boylarının poslarının ortalamalarından elde edilen üst ve alt sınır çizgileri mevcut. Ultrasona giriyosun, cihaz çocuğu ölçüp biçiyo, sonra değeri bu grafik üzerinde gösteriyo. Bizimki hep alt çizgi üzerinde. Doktor en nihayetinde: "Minyon bir çocuğunuz olacak" dedi. Ben içimden: "Sinek gibi dolaşacak ortalıkta desene"...
Efendim dünyaya ciddi ciddi bir "Fırat" getireceğim sanırım. Bu vesileyle haftasonu Fırat'ın kitabını aldım, oradan bi kaç karikatürü buraya ekleyeyim dedim. Fırat ya, en iyi şey.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Week 23

Ufaklık artık benimle. Minik tekmeleri beni çok eğlendiriyor. Karnım dalga dalga. Özellikle akşam 17:00 civarı hızlı bir tekme seansı yaşıyoruz. Muhtemelen gece boyu hareket edip, ben uyanınca uykuya dalıyor ve bu saatlerde uyanıyor işte. Çok şirin ve sempatik bir çocuk olacağını hissediyorum, onunla kurduğum iletişimden bu sonuca varıyorum. Kim böyle nazik tekmeler atabilir ki? Çok da hareketli olacak gibi geliyor, içimde bir enerji patlaması yaşıyor sanki, tekmelemeye bir kere başladı mı kendini durduramıyor. Anası gibi miskin olmayacak zahir.
 
Bazen tekme atmadığında canım sıkılıyor, kapısını çalıyorum onu uyandırıyorum, bu uyandırma işlemi göbeğime pat pat vurmak ve ona seslenmek suretiyle gerçekleşiyor. Uyanıp biraz tekmeledi mi, keyfim yerine geliyor. Biraz bencil miyim ne?

Bir de son 2 haftadır eksponensiyel bir hızla büyüyor, 2 hafta öncesine kadar doğru düzgün göbeğim bile yoktu, şimdi sabah kalkıyorum göbeğim yarım santim ileride.

Genel literatüre katkı babında; kız bebekte annenin canı ekşi, erkekte tatlı çekermiş muhabetti doğruymuş. Ekşiyle işim yok gerçekten, ofise getirilen koca koca "Konya şeker"lerinden 6-7 tane yedim bugün... Bir de sıcaklıklara dayanamama meselesi var. İyi tarafı: Eskiden azıcık soğuk su içsem boğazlarım şişer, birazcık klima üflese boynum tutulurdu. Hamilelikle birlikte artan vücut ısısının etkisiyle, buzluktan çıkardığım buzlu suları içiyorum boğazlarım bana mısın demiyor. Klimaları sonuna kadar açıyorum, önüne geçip oturuyorum, en küçük bir tutulma emaresi yok. Soğuğa karşı kırılganlığım böyle geçici bir süre de olsa geçince kendimi ekstra güçler kazanmış bir bilgisayar oyunu kahramanı gibi hissediyorum. Tabi sıcakta herşey tam tersi. Sıcaklarda dışarıda yürümeye kalktığımda, 100 m'den sonra çekişten düşüyorum. Adım atacak halim kalmıyor, hemen oturacak yer arıyorum. Sıcakta merdiven çıkmak tam bir kabus... Vücut bazen bu durumu kaldıramıyor. Hatta bi kaç defa gözüm karardı ve bayıldım. Hayatımda daha önce hiç bayılmamıştım, merak ederdim nasıl bişey diye, pek de matah bişey değilmiş, tavsiye etmiyorum.

Mevcut kilom 56, zaman neler getirecek göreceğiz... Fazla birşey getirmese iyi olurdu hani...

2010 ODTÜ Mezuniyet Töreninden Görüntüler

İstatistik
Uluslararası İlişkiler
Maden Müh.
İnşaat Müh.
Biyoloji
Kimya
Kimya
İşletme
Endüstri Müh.
Matematik
Elektrik-Elektronik Müh.
Makina Müh.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği

Bu arabayı istiyorum, hem de çok...
Evet, itiraf ediyorum, İskandinav olan herşeye zaafım var...

rüya

Sıcaklardan sanırım, bir sürü acaip rüya görmeye başladım.

Rüya 1:

Yazlık bir evdeyiz ama mevsim kış. Kalabalık bir ev. Sanki nişan düğün öncesi gibi bir hali var, eş dost toplanmış. Odalardan birinde bir ayna var, aynaya bakıyorum, aynada Gökçe'yi görüyorum. "Naber Özge nasılsın" diyor, el sallıyor arkamdan. Kafamı çeviriyorum Gökçe yok. Aynaya bakmaya devam ediyorum. Sonra arkamda ablamı görüyorum. Gelinlik giymiş, çok güzel olmuş. "Napıyosun" diyor, tam "iyiyim" diyeceğim ağlamaya başlıyor… "Ağlama" deyip arkamı dönüyorum ablam yok. Aynaya bakıyorum aynadan göz yaşları süzülüyor benim gözlerime denk gelen yerden.
Dampyr'de önce dünyanın bir yerinde gerçeküstü bir olay cereyan  eder, sonra Harlan Draka devreye girer ya hani, bu rüyanın bir sonraki sahnesinde Harlan Draka devreye girecek sanki...

Rüya 2

Lojmandaki eski bahçeli evimizdeyiz. Çok sevdiğim, en iyi şekilde ağırlamak istediğim misafirlerim var. Mutfakta çabalıyorum ama bir türlü ortaya birşey çıkaramıyorum. Annem de mutfakta, sürekli yaptığım herşeye karışıp bozuyor, bir türlü yemek yapamıyorum. Annem saçma sapan şeyler yapıyor, mesela bulaşık makinasında yıkanan bulaşıkları, makinayı durdurup tekrar raflara dizmeye başlıyor. Yemek hazırlayacak temiz tabak bulamıyorum. Herşey birbirine karışıyor. Sinir krizi geçiriyorum. Anneme saydırırken kendi sesimle uykudan uyanıyorum.

Rüya 3

Yine lojmandaki eski bahçeli evimizdeyiz. Şu anda da ailecek orada yaşıyormuşuz meğerse. Yaz mevsimindeyiz ama inanılmaz kar yağıyor. Her yer kar. Hemen arkamızda Uludağ bembeyaz. Yollar yavaş yavaş kapanıyor. Birden aklıma departman müdürümün evine gitmek geliyor annemlerle birlikte. Sürekli evinin bodrumundaki sığınaktan ve burada depoladığı un, yağ,şeker, makarnalardan söz eder Mustafa Bey... Deprem olursa beni bulursunuz der. Rüyada bu konuşmalar aklıma geliyor. Son bir hamleyle yola çıkalım diyoruz ama artık yola çıkmak için çok geç olduğunu anlıyoruz. Kar yavaş yavaş üstümüze yağıyor, çaresizlik içindeyiz. Ölümü bekliyoruz.

Rüya 4

Kardeşim Bulgaristan'da bir üniversite kazanmış. Onu yerleştirmek için Bulgaristan'a gidiyoruz. Bulgaristan meğerse 1970'lerde falanmış. Rüyadaki atmosfer o şekildeydi en azından. Yolda yürürken ninemle karşılaşıyoruz, üzerinde göçmenlere has o mavi pardesü var. Elinde bir bavul, 70 model bir arabanın yanında duruyor. Ninem genç daha ama Mehmet Dede öleli de çok olmuş. Ninem yanındaki adamı gösteriyor. Ben yeniden evlendim diyor. Çok mutlu gözüküyor. Şaşırıyorum, seviniyorum... Ninemle sarılıyoruz birbirimize, rüyada ninemin kokusunu duyuyorum, hatırlıyorum. Vedalaşıyoruz ninemle. Sonra ninem yüzünü görmediğim o adamla birlikte arabaya binip uzaklaşıyor...

-"Nine"m beni büyüten, Bulgaristan göçmeni bakıcım-dı-, çocukken onu çok ama çok severdim, annemden de pek haz etmezdim. Annem okuldan gelip, ninem gitmeye davrandığında, çığlık çığlığa ağlar, ortalığı yıkardım. Ninemin -genelde göçmenlerin giydiği- o mavi pardesüsünün eteklerine yapışırdım, gitmesin diye yerlerde sürünürdüm. Hafta içi nineme doyamazdım, haftasonları Çirişhane'deki evlerine kalmaya giderdim. Cuma akşamı Mehmet Dede işten gelince onun sırtına atlardım, beni sırtında gezdirirdi. -Ninemle Mehmet Dede dünyanın en iyi anlaşan çiftiydi sanırım. Ninem o öldükten sonra yıllarca ağladı. Son zamanlarında Mehmet dedenin onu ziyarete geldiğini, sohbet ettiklerini anlatırdı-  Ninem, "küçük misafirime ne pişireyim" derdi, ben hemen "sütlü makarna" derdim. -Yıllar sonra "sütlü makarna" yapmaya çalıştım, iğrenç oldu.- Evin girişinde bir su tulumbası vardı, oradan su çekerdik, ben çok eğlenirdim. Köpekleri vardı bir tane, adını unuttum, akşamları yemeğini ben verirdim. Üst katta asmanın altındaki salıncakta sallanırdık. Ninem bize her gelişinde mahallesindeki bakkaldan şeker, çikolata, gofret, ne olursa artık, alıp getirirdi. Ninemin getirdiği açık gofreti o kadar çok severdim ki. Hala, marka gofretlerden haz etmem, gider pazardan açık gofret alırım. Öyle alışmışım yıllarca... Ninemin Bulgaristan'dan gelme minik minik çekmeceli dolabını karıştırırdım... İçinden mektuplar, resimler çıkardı. Bir oğlu gemiciydi. İsmail Abi. Dünyanın her yerinden nineme mektup gönderirdi. Singapur diye bir yerin varlığını ilk o mektuplardan öğrenmiştim. Mektupların üzerindeki rengarenk pullar çok hoşuma giderdi, ilkokula başladığımda onlardan bir pul koleksiyonu yapmıştım... Bir de maşinga vardı, sıcak su kaynardı hep üstünde... Ninem bayramlarda bize çok güzel patikler örerdi. Rengarenk, desenli... Yıllar sonra da onu her ziyarete gittiğimde mutlaka bir kaç çift patik tutuştururdu elimize. Koriş bi tanesini kışın şantiyede ayakkabısının içine giydi uzun süre... Geçen yıl ninemi kaybettik. Nineciğim bir taneydi, umarım huzurla uyuyordur mezarında ve Mehmet Dede'ye kavuşmuştur...

24 Haziran 2010 Perşembe

inuit

"

 -ananın türküsü-  

evin içi sessiz mi sessiz,
evin içinde çıt yok,
kar fırtınası kuduruyor dışarda.
burunlarını kuyruk altına kıstırıp,
tortop olmuş köpekler.
küçük oğlum uyuyor kerevette,
sırtüstü, ağzı açık, soluyarak;
minicik karnı yusyuvarlak.
sevinçten ağlasam deli mi derler?

"

— eskimo şiiri / çeviren talat halman

18 Haziran 2010 Cuma

?

sehpaya bacağının çarpması sonucu düşmek üzereyken yakaladığın bardağa istinaden "sen de herşeyi düşürüyorsun"u yapıştıran zihniyete kızgınlık ifadesi olarak odadan çıkmak, çıkar çıkmaz geri dönüp düşmeyen o bardağı sehpadan alıp yere atmak.

geriye dönüş kararı aldığın o bi kaç saniye nasıl yönetilir?

15 Haziran 2010 Salı

just married

Düğün dedik, Altınova dedik, asıl konuya gelemedik. Önceki hafta İstanbul'da düğünlerine katıldığımız,  geçen yıl Sundance'de başlayan geleneği Altınova'da sürdürdüğümüz Aslı-Şafak Bayram çiftine ömür boyu mutluluklar dilerim.

91.1

TRT Radyo 3 hayatımda büyük bir boşluğu dolduruyor. Bir sürü yeni şarkıcı ve grupla tanıştım sayesinde. Arabanın içinde bulabildiğim kağıt parçasına şarkıların, şarkıcıların isimlerini yazma çabamı görseler bana dinleyici ödülü verirlerdi herhalde.

Bir de hangi ruh hali içerisindeysem ona uygun şarkılar çalmakta üstlerine yok. Öğle arasında fadolar, akşam iş çıkışı latin dans parçaları, haftasonları klasik müzik, pazar sabahları klasik müzik bestecilerini tanıtan çocuk programları, pazartesi akşamları Ahmet Kanneci... Ya da alakasız bir anda karşına çıkıveren Lalo Schifrin, Henri Mancini, Micheal Buble...

Çok seviyorum ben bu radyoyu ya.

Neyse efendim sadede gelelim. Hamileliğin 2. 3 ayında çok enerjik olursun demişlerdi de inanmamıştım. Gerçekten öyleymiş. Enerji patlaması yaşıyorum, tutmayın beni, 100 m'de dünya rekoru kırmaya adayım, Usain Bolt da kimmiş.

Bu sabah arabada enerji patlaması yaşarken Radyo 3 yine enerjime uygun şarkılar çalmaya başladı. Hele bir şarkı çıktı ki, kendimi kaybettim. Öyle bir ritmi var ki, yerimde duramıyorum. Sesi sonuna kadar açtım, oturmalı danslar yaptım arabanın içinde. Şarkı bitiminde hemen kağıdı, kalemi kaptım grubun adını yazdım. Duyabildiğim kadarıyla "Japon Kodo Topluluğu ... nana fuşi" diye bişeyler not etmişim. İş yerine gelince ilk işim internetten grubu aratmak oldu. Şarkılarının adı Strobe's Nanafushi'ymiş. Youtube'dan dinledim aynı şarkı, bomba, ama tek bir farkla. Benim dinlediğim remix'de arada mehter marşı da çalınıyordu. Evet, mehter marşı. Ben kim mehter marşı kim. Lakin mehter marşının bir parçaya bu kadar güzel remixlendiğini bu kadar yakıştığını görmemiştim hiç. Mehter marşı dedim Nanafushi dedim, öyle arattım böyle arattım bulamadım bi türlü internette. Ben o remixini dinlemek istiyorum, lütfen bulun onu bana, ben de hamileysem ben de buna aşerdim işte.

Herneyse, sabah Radyo 3 bununla da kalmadı, üstüne bir de Pitbull'dan I Know You Want Me patlattı ki, bende artık işe gidecek hal kalmamıştı. Korhan'ı işe bırakmadan önceden "Korhan beni diskoya götür" dediğimi hatırlıyorum.

Öyle ya da böyle ofise ulaştım işte, o enerji bende hala devam etmekte, hatta görüldüğü üzre tembellik yapmayıp bir de bu enerji patlamasını yazıya döktüm, o kadar yani.

...

Bir de, dün çok güzel bir haber aldım: Bir oğlum olacak. Kabak kafalı "Fırat"lı rüyalarım, tüm o içime doğmalar doğruymuş, tabi Çin takvimi de. Umarım herşey yolunda gider, sağlıklı bir bebek dünyaya getirebilirim.
işalla subaneke işalla yareppim sübaneke işalla dinimiz amin. :)

PS. http://www.youtube.com/watch?v=zvD_37lX8-Y&feature=related

14 Haziran 2010 Pazartesi

melone

Reflü hayatımı karartmaya devam ediyor.

Reflüden dolayı yiyemediğim meyveler: Karpuz, kiraz, kayısı, erik, şeftali, çilek... Bir parça yedikten sonra saatlerce kıvranıyorum.

Yiyebildiklerim: Kavun, abartmamak kaydıyla. İyi ki kavun var... Umarım yiyebildiğim başka meyveler de keşfederim.

Bütün kış yaz meyvelerinin hayalini kurmuştum halbuki... Yine de hırs yaptım ve onları yemenin bir yolunu buldum: Komposto. Hayatımda en çok komposto yaptığım ve yediğim dönemdeyim. Yemeklerden sonra soğuk bir komposto heartburn'e de birebir. Bu yazın mottosu: "en iyi meyve haşlanmış meyvedir".

...

4 günlük bir Altınova arası ve bugün işbaşı.

Foça'daki akşam yemeğinde ilk 3 aylık dönemde oluşan balık fobimi kısmen yendim, bu iyi bir gelişme. Herkes balık yemem için üstüme geliyor. Neymiş efendim komşu bilmemne hanım, hamileliğinde hep balık yemiş oğlu 3 yaşında okumayı sökmüş. Daha bir sürü hikaye... Yine de pisi balığı iyi bir başlangıçtı, o tarz balıklar yiyebilirim sanırım. Tabi ağır metal oranını da bir gözden geçirmek gerekir.

4 ay geride kaldı. 5. ayın içerisindeyim. Karnım Afrika'lı çocuklarınkine benziyor. Bu akşamki doktor randevusunda çocuğun cinsiyetini öğrenmeyi ümit ediyorum. Hadi bakalım.

1 Haziran 2010 Salı

Lately

Hamilelik
Bulantılarım azaldı. Mutfağın kapısından geçerken kusan ben, sabah kahvaltısı hazırlayabilmeye başladım. Bu iyi birşey. Yine de tam teşekküllü bir akşam yemeğini ancak doğumdan sonra hazırlayabilirmişim gibi geliyor. Reflüyse tam gaz devam. Çay, kahve, kızartma, baharat, çikolataya elveda diyeli çok oldu, işin garibi canım hiç mi hiç istemiyor. Oysa ben tam anlamıyla bir çaykoliktim...
Göbeğim çıkmaya başladı, itiraf ediyorum pantolonlarımın düğmesi açık geziyorum.
Abartılı derecede kilo almadım henüz, mevcut durum:53. Yine de haftasonu katılacağım düğün için geçen yazdan kalma elbiseme girebilmeyi ümit ediyordum ama olmadı. Elbise almak için mağaza mağaza dolaşmam gerekecek Cuma'ya kadar. It sux.
Bebek ultrasonda gerçekten bebek gibi gözükmeye başladı ama hala onun benimle olduğunu hissedebilmiş değilim. Karnımda bir şişlik var ama bu bana bir bebek hissi vermiyor. Minik bir tekmeye ihtiyacım var sanırım.
15. haftadayım. Cinsiyet öğrenilebiliyormuş bu haftada. 2 hafta daha beklemem gerekecek tabi, bir sonraki doktor randevusunu... Çin takvimine baktım; erkek. Bu takvim çok saçma geldi bana ama çevremde kiminle konuştuysam takvimle uyumlu çıkmış çocuklarının cinsiyeti. Boşuna "Fırat"lı rüyalar görmüyorum belki de.

Koriş
Katıldığı yarışma tüm zamanların en geniş katılımlı yarışması olmuş... Dün itibarıyle 240 proje teslim edilmiş. Kardeşim herkes mi opera binası eksperi, nedir yani? İstanbul'daki ünlü bir proje bürosu 3'er projeyle katılıyormuş, "Bursa Güzel Bir Yer"in mimarı Bünyamın Derman da katılımcılar arasında. Velhasıl, bu iş zor Yonca... Artık önümüzdeki maçlara bakacağız: http://arkitera.com/y1207-odtu-ogrenci-merkezi-binasi-ve-odtu-meydani-mimari-proje-yarismasi-.html

Başka...
Hükümet değişsin artık, dayanamıyorum bu adamlara.

28 Mayıs 2010 Cuma

amin

Korişcik bugün yine yeni yeniden bir mimari proje yarışması için dosyalarını postaya verecek. Allahım lütfen kazansın bu sefer. Mansiyon da olur, satınalmaya da razıyım.

allam işallah koriş kazanır allamallam. işalla subaneke işalla yareppim sübaneke işalla dinimiz amin.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

bebek

5 günlük bir aradan sonra yeniden işteyim. İnsanın işi olması ve iş yerinin sağladığı olanakların insanın hayatını kolaylaştırması çok güzel bir şey. Bunun için şükrediyorum, minnettarım.

Hamileliğin getirdiği mide bulantısı ve reflü bende abartı boyutlara ulaşınca, yemeden içmeden kesilip, 4-5 kilo da verince, geçen Çarşamba günü kendimi Acıbadem'in konforlu odasında kolumda serumla yatarken buldum. 3 günlük bir hastane macerası, serumlu, sakin, kitaplı, dizili, pek tabi mide bulantılı ve sancılı. Lakin ben de tam hastaneye yatacak zamanı bulmuşum. Bir adet Anathema konseri ile "Üç Fidan" anıtı açılışını kaçırdım bunlara üzülüyorum, tabi iş  yerindeki sıkıcı toplantılardan da kaytarmış oldum, bu da işin güzel yanı.

Cumartesi gecesi rüyamda bebeğimi gördüm ilk defa, "anneler günü" sabahına hoş bir sürprizle uyanmış oldum böylece. Erkek bir bebek, daha doğrusu bir "Fırat" :) Fırat'ın altı aylık hali, esmer kabak kafalı, sarı el örmesi bi tulum giydirmişim. Yukarı kaldırıp indiriyorum "Fırat"ı, hoşuna gidiyo, Fırat gülüşüyle "hihi" diye gülüyo. "Aferin oğluma" diyorum, ben kaldırıyorum, o gülüyo, "aferin oğluma" diyorum. -Ne alakaysa. Uzmanlar çocuğa sık sık aferin demenin pek iyi bir davranış olmadığı konusunda hemfikirlerken hem. Neyse rüya bu, ki benimkiler hep saçma olur-  Sonra "Fırat" duruyo birden bana "Aferin" diyo. Oğlumun ağzından çıkan ilk sözcük bu oluyo: "Aferin". Meğerse rüyamda ben ne zamandır onun konuşmasını bekliyomuşum, onun da ilk kelimesi "Aferin" oluyomuş.  Sonra uyandım işte. Kendi kendime ilk anneler günümü kutladım. Midem bulandı, kustum falan. Olsun. Ufaklığın rüyası beni hala şenlendirmekte.


Bir arkadaşıma bahsettim rüyamdan, internete girip araştırmış hemen rüyada "Aferin" görmenin anlamını, mail attı. Benim aklıma bile gelmez bunu yapmak. Neyse, pek de güzel bir tabiri varmış rüyanın: "Rüyanızda aferin almaya hak kazandığınızı görmeniz; üzüntülü ve kederli günler içinde bulunduğunuza ve bu sıkıntılı günlerin son bulacağına, huzurlu bir yaşama kavuşacağınıza, maddi yönden iyi bir duruma geleceğinize ve günah işlemekten sakınacağınıza delil sayılır." diye. Hoşuma gitti. Hihi:)

14 Nisan 2010 Çarşamba

Eğitim Araçları

Hayret. Blogumu iş yerinden açabildim. Daha önce bloguma bütün girme girişimlerim sistem tarafından engellenmişti. Hmm. Zaten twitter da açılıyo son zamanlarda. IT'ciler içindeki özgürlükçü kanat yönetimi ele geçirdi sanırım. İlginç. Bloguma giriş yapmam sonra bana patlar mı? Bilemiyorum. Neyse, girdim artık bi kere...

Akşama daha çok var. Saatin 20:30 olmasına yani. Sunay Akın'ın "stand-up"ına gideceğiz. Aslında Pazartesi de aynı gösteriye gitmiştik ama salonun kapıları kapalıydı. Daha doğrusu ben bilete bakmayıp gösteri tarihini Pazartesi olarak hatırladığım için, salonun önünde büyük bi sessizlik karşılamıştı bizi. Çocukluğumuzun AVP arkası "Eğitim Araçları" salonı "Dede Efendi Konser Salonu" olmuş bu arada. İş yerindekiler salonun adını "Eğitim Araçları" olarak söyledikleri için ben de kapıda "Dede Efendi" ismini görünce -ve tabii ki sessizliği- bi de tutup "Eğitim Araçları" salonu aradım o saatte. Başka bi yere taşındı herhalde dedim. Yoldan geçenlerden gözüme kestirdiklerime sormaya başladım, "Eğitim Araçları salonu nerede" diye. Eski yeri tarif edenlere, "yok, yok, yeni bir yere taşınmış" diyordum bilmiş bilmiş üstelik... Ben  bu umarsız çaba içindeyken saolsun Koriş "ver şu bileti bi bakayım" demeyi akıl etti. İyi ki akıl etti de "e bu biletin tarihi 14 Nisan" deyip; beni de, insanlığı da düştüğü o durumdan kurtardı. Bi de Korhan "Ya Eğitim Araçları diye isim mi olurmuş, o ne saçma şey" dedi, ben de durdum "Evet, çok saçma aslında" dedim. Yıllardır adı "Eğitim Araçları" olan o salona gidip ne oyunlar izledik halbuki. Birileri bu ismin saçmalığının farkına varmış da duruma el atmış sanırım. Yine de salonun yeni adı da pek güzel değil bence.
Hal böyleyken, o saatte uğraşıp bi de Heykel'e gelmişken, Kafkas'dan dondurmamızı aldık, yürüyerek Yeşil'e gittik, türbenin yanında açık havada kahve içtik. Ben arada alt geçitten geçerken bi de ayakkabı aldım, kısa günün karı.

Velhasıl, gidemediğimiz o gösteriye bu akşam gideceğiz bakalım.

Mide bulantımı bi kaç saatliğine bile unuttursa, bu en iyi şey olurdu...

Şimdi Koriş geldi çıkıyorum.

PS. Mükemmel bir gösteriydi... 2 saat aralıksız, dolu dolu geçti... Kendi tarihimize olan cehaletimizin farkına vardık, biraz olsun aydınlandık... Biraz da ağladım ben... Nerede ne zaman bulursanız mutlaka dinleyin Sunay Akın'ı, kaçırmayın. İstanbul Oyuncak Müzesi'ne de mutlaka gidin. Zürafaları görün ve hikayelerini bir de ondan duyun. "Zürafa"ların bilmediğimiz yüzlerce hikayeden sadece biri olduğunu unutmadan...

1 Nisan 2010 Perşembe

Turgut Uyar'sama

Önce İstanbul vardı o yoktu
Sonra birgün çıktı geldi
Bütün kapılar yerini buldu
Önce gözlüklerini çıkardı pencereye koydu
Çantasından sigara paketini çıkardı koydu
Yalnızlığını çıkardı koydu
O zaman bütün aşklar bütün bulutlar geçti aklından
...
Bu macerayı durup durup size anlatacak
Bir yanda koca İstanbul
Bir yanda o
Bir yanda en Allahsız şarkılar
Bir yanda Edirnekapı
Vitrinsiz dükkanlar ve dut ağaçları
Neden bütün insanların birbirini sevmesi gerektiğini
Bir gün saat üçte köprüde anlayacak
Saat üçte hepimizde gizli Tanrıyı
Bulup çıkaracak meydana
O zaman üç gemi İtalyaya kalkacak
Üç gemi Norveçe
Birisi pancar küsbesi götürecek
Öbürü bir aşk kaçıracak gümrüksüz
...

30 Mart 2010 Salı

bkbe cont'd

ö: dişim ağrıyo, sol yanağım şişmiş mi bi baksana
k: hmm, evet, hatta sağ yanağın da şişmiş
ö:??
k: hatta, şurası, şurası ve şurası da...
ö:??!!
k: çok kilo aldın, onu diyorum...
ö: <:-((

26 Mart 2010 Cuma

bir kadın bir erkek

TV'de Fear Factor: "...kafanız yılanlı kutunun içindeyken kutudan siyah fare toplayacaksınız..."
K: sen yapar mısın?
Ö: yapmam
K: 10 milyar verseler?
Ö: hayır
K: 100 milyar?
Ö: hayır
K: bi tirilyon?
Ö: haayıır, hiç bi zaman.
K: ben ölsem?
Ö: öf tamam.
K: canlı yılan da yer misin benim için?
Ö: yerim yerim.
in a few secs
K: Galina da güzelmiş ya, oylar Galina'ya.


24 Mart 2010 Çarşamba

dexter'in karısı

Pazartesi rutin bir şekilde Dexter'ı izledim e2'de. Karısını öldürdüler Dexter'in. İzlerken şok oldum, çok üzüldüm. Ertesi sabah kalktım, hala üzgünüm. Bütün gün bi durgunluk üzerimde. Akşama itiraf ettim kendime, evet dedim, Dexter'in karısını öldürdükleri için böylesin. Bu üzgünlüğümle barıştım sonra. Bugün de ara ara durgunlaştım, aklıma geldikçe üzüldüm, niye öldürüyosun kardeşim melek gibi kadını dedim kendi kendime, isyan ettim.

Üzülürken üzülürken farkettim "Dexter'in karısı"nın dizideki adını bilmediğimi.

mama will keep baby cozy and warm

kapıdan girdim evde bi parlaklık var
girişte seramikler pırıl pırıl parlıyor
neredeyse kendimi göreceğim
salon, odalar
herşey yerine öyle yerli yerince yerleşmiş ki...
annem,
benden habersiz gelip
evimizi toplamış
bulaşıkları yıkamış, çamaşırları asmış, balkonları yıkamış, camları silmiş,
börek yapmış yememiz için.
ama eşyalar
hepsi öyle yerli yerinde ki
aylardır aradıkları yeri bulmuşlar sanki
aylar süren göçebelikten sonra olmaları gereken yerdeler
hepsi sevinçli.
kıpırdamaya korkuyorum
ya dağılırsa diye
ruhu bile dağınık bi insanım ya
rüzgarımla eşyalar yerinden oynayacak sanki.
oturdum mutfak sandalyesine
börekten bir dilim aldım
leziz
ıspanaklı.
sihirli
şu elleri annemin.