Sıcaklardan sanırım, bir sürü acaip rüya görmeye başladım.
Rüya 1:
Yazlık bir evdeyiz ama mevsim kış. Kalabalık bir ev. Sanki nişan düğün öncesi gibi bir hali var, eş dost toplanmış. Odalardan birinde bir ayna var, aynaya bakıyorum, aynada Gökçe'yi görüyorum. "Naber Özge nasılsın" diyor, el sallıyor arkamdan. Kafamı çeviriyorum Gökçe yok. Aynaya bakmaya devam ediyorum. Sonra arkamda ablamı görüyorum. Gelinlik giymiş, çok güzel olmuş. "Napıyosun" diyor, tam "iyiyim" diyeceğim ağlamaya başlıyor… "Ağlama" deyip arkamı dönüyorum ablam yok. Aynaya bakıyorum aynadan göz yaşları süzülüyor benim gözlerime denk gelen yerden.
Dampyr'de önce dünyanın bir yerinde gerçeküstü bir olay cereyan eder, sonra Harlan Draka devreye girer ya hani, bu rüyanın bir sonraki sahnesinde Harlan Draka devreye girecek sanki...
Rüya 2
Lojmandaki eski bahçeli evimizdeyiz. Çok sevdiğim, en iyi şekilde ağırlamak istediğim misafirlerim var. Mutfakta çabalıyorum ama bir türlü ortaya birşey çıkaramıyorum. Annem de mutfakta, sürekli yaptığım herşeye karışıp bozuyor, bir türlü yemek yapamıyorum. Annem saçma sapan şeyler yapıyor, mesela bulaşık makinasında yıkanan bulaşıkları, makinayı durdurup tekrar raflara dizmeye başlıyor. Yemek hazırlayacak temiz tabak bulamıyorum. Herşey birbirine karışıyor. Sinir krizi geçiriyorum. Anneme saydırırken kendi sesimle uykudan uyanıyorum.
Rüya 3
Yine lojmandaki eski bahçeli evimizdeyiz. Şu anda da ailecek orada yaşıyormuşuz meğerse. Yaz mevsimindeyiz ama inanılmaz kar yağıyor. Her yer kar. Hemen arkamızda Uludağ bembeyaz. Yollar yavaş yavaş kapanıyor. Birden aklıma departman müdürümün evine gitmek geliyor annemlerle birlikte. Sürekli evinin bodrumundaki sığınaktan ve burada depoladığı un, yağ,şeker, makarnalardan söz eder Mustafa Bey... Deprem olursa beni bulursunuz der. Rüyada bu konuşmalar aklıma geliyor. Son bir hamleyle yola çıkalım diyoruz ama artık yola çıkmak için çok geç olduğunu anlıyoruz. Kar yavaş yavaş üstümüze yağıyor, çaresizlik içindeyiz. Ölümü bekliyoruz.
Rüya 4
Kardeşim Bulgaristan'da bir üniversite kazanmış. Onu yerleştirmek için Bulgaristan'a gidiyoruz. Bulgaristan meğerse 1970'lerde falanmış. Rüyadaki atmosfer o şekildeydi en azından. Yolda yürürken ninemle karşılaşıyoruz, üzerinde göçmenlere has o mavi pardesü var. Elinde bir bavul, 70 model bir arabanın yanında duruyor. Ninem genç daha ama Mehmet Dede öleli de çok olmuş. Ninem yanındaki adamı gösteriyor. Ben yeniden evlendim diyor. Çok mutlu gözüküyor. Şaşırıyorum, seviniyorum... Ninemle sarılıyoruz birbirimize, rüyada ninemin kokusunu duyuyorum, hatırlıyorum. Vedalaşıyoruz ninemle. Sonra ninem yüzünü görmediğim o adamla birlikte arabaya binip uzaklaşıyor...
-"Nine"m beni büyüten, Bulgaristan göçmeni bakıcım-dı-, çocukken onu çok ama çok severdim, annemden de pek haz etmezdim. Annem okuldan gelip, ninem gitmeye davrandığında, çığlık çığlığa ağlar, ortalığı yıkardım. Ninemin -genelde göçmenlerin giydiği- o mavi pardesüsünün eteklerine yapışırdım, gitmesin diye yerlerde sürünürdüm. Hafta içi nineme doyamazdım, haftasonları Çirişhane'deki evlerine kalmaya giderdim. Cuma akşamı Mehmet Dede işten gelince onun sırtına atlardım, beni sırtında gezdirirdi. -Ninemle Mehmet Dede dünyanın en iyi anlaşan çiftiydi sanırım. Ninem o öldükten sonra yıllarca ağladı. Son zamanlarında Mehmet dedenin onu ziyarete geldiğini, sohbet ettiklerini anlatırdı- Ninem, "küçük misafirime ne pişireyim" derdi, ben hemen "sütlü makarna" derdim. -Yıllar sonra "sütlü makarna" yapmaya çalıştım, iğrenç oldu.- Evin girişinde bir su tulumbası vardı, oradan su çekerdik, ben çok eğlenirdim. Köpekleri vardı bir tane, adını unuttum, akşamları yemeğini ben verirdim. Üst katta asmanın altındaki salıncakta sallanırdık. Ninem bize her gelişinde mahallesindeki bakkaldan şeker, çikolata, gofret, ne olursa artık, alıp getirirdi. Ninemin getirdiği açık gofreti o kadar çok severdim ki. Hala, marka gofretlerden haz etmem, gider pazardan açık gofret alırım. Öyle alışmışım yıllarca... Ninemin Bulgaristan'dan gelme minik minik çekmeceli dolabını karıştırırdım... İçinden mektuplar, resimler çıkardı. Bir oğlu gemiciydi. İsmail Abi. Dünyanın her yerinden nineme mektup gönderirdi. Singapur diye bir yerin varlığını ilk o mektuplardan öğrenmiştim. Mektupların üzerindeki rengarenk pullar çok hoşuma giderdi, ilkokula başladığımda onlardan bir pul koleksiyonu yapmıştım... Bir de maşinga vardı, sıcak su kaynardı hep üstünde... Ninem bayramlarda bize çok güzel patikler örerdi. Rengarenk, desenli... Yıllar sonra da onu her ziyarete gittiğimde mutlaka bir kaç çift patik tutuştururdu elimize. Koriş bi tanesini kışın şantiyede ayakkabısının içine giydi uzun süre... Geçen yıl ninemi kaybettik. Nineciğim bir taneydi, umarım huzurla uyuyordur mezarında ve Mehmet Dede'ye kavuşmuştur...
Yay !!! We are on the nice list!
10 yıl önce
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder