Compartment C
Automat"It may be eleven at night in February in a large North American city.
Automat is a picture of sadness – and yet it is not a sad picture. It has the power of a great melancholy piece of music."
Hopper'in resimlerini en iyi anlatan yazar Alain de Botton kuşkusuz. "the painterly counterpart to Bach and Leonard Cohen" tanımlaması Hopper'in resimlerini anlatmaya bence yeterli de olsa, de Botton'un resimleri tasvir edişindeki kabiliyet insana en az Hopper'ın resimlerine bakmak kadar zevk veriyor.Son 3 yıldır neredeyse her Eylül ayı kendimi iş dolayısıyla Almanya'da buluyorum. Son yolculuğuma çıkmadan önce de Botton'un Hopper tasvirlerini okumuştum. Yolculuğumda adeta resimlerde tasvir edilen yalnız kadınla özdeşleşmiştim. Puslu tren yolculuğunda, kafede, otelde de Botton'un tanımladığı Hopper kadınıydım. Melankolik, hüzünlü ama mutsuz değil...
Kamusal alanda; bir benzin istasyonunda, parlak ışıklarla aydınlatılmış bir cafede ya da bir otelde yaşadığımız yalnızlık, bazen sıcak yuvamızda bizi çoğu kez yüzüstü bırakmış çerçeveli fotoğraflardan daha rahatlatıcı olabiliyor diyor de Botton, ya da buna yakın birşey:
"The lack of domesticity, the bright lights and anonymous furniture, may be a relief from what can be the false comforts of home. It may be easier to give way to sadness here than in a living room with wallpaper and framed photographs, the décor of a refuge that has let us down."
Almanya'da çoğu oldukça eski, hatta tarihi binalarda bulunan oteller hafif küf ve tarih kokan halleriyle bana hep bu tadı vermekte: Hopper'ın renkleri, de Botton 'un tasviri. Bir de bu tasvir aklımdan hep de Botton'un kendi sesinden -"kesif" bir İngiliz aksanıyla- geçiyor, bu da ilginç bir detay. Yine yollara düşmek, "melankolik" seyahatler yapmak istiyorum.
Bursa'da "Automat" hissini, İzmir yolu üzerindeki Kafkas'da yaşamıştım. Şehre o kadar da uzak bir yer değil aslında... Ancak o akşam terkedilmiş bir mekan gibiydi, neredeyse kimseler yoktu. Bir kaç masada 2 kişilik sohbetler dönüyordu ancak yol gürültüsü tüm sesleri bastırıyordu. Orada yalnız oturup, çok da taze olmayan çayı içmek, konforlu evimde kendi demlediğin çayı içmekten çok daha fazla mutlu ediyordu beni. Yol gürültüsü içimdeki sesleri de bastırıyordu. -Galiba bu mekanlarda geçen zamanları yaşamımıza dahil etmiyoruz biz, yolda geçirilen süreler hep hayat eksi sanki. Dolayısıyla böyle mekanlarda duygusuz ve de hissiz, etrafı seyreden ve rahatlayan tanımsız canlılar oluyoruz. de Botton'un bahsettiği ,"relief", rahatlama bu mu acaba?- Havanın kararmasıyla plastik palmiyelerdeki renkli ışıklar da yanıp sönmeye başlamıştı. Her zaman eleştirdiğim, zevksizliğin son hali addettiğim, en kötü halleriyle Orhangazi yolu üzerinde karşımıza çıkan, yanıp sönen renkli ışıklarla süslü palmiyeler mekanı kusursuz yapmıştı işte. Beyaz fincanı elime aldım.
It may be eight in the evening in September in a large city called Bursa...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder