8 Şubat 2009 Pazar

wristcutters


Sakin ve bol yağmurlu bu Pazar gününde, Wristcutters’ı izledim. Filmi seyretmeden önce intihar etmiş yazarlara ve şairlere olan ilgimi sorguladım biraz. Neden kitaplığım sadece yazarları-şairleri intihar ettiği için alınmış kitaplarla dolu? Neden geçen haftalarda, tam da neşeli bir film almaya gitmişken, tutup Ian Curtis’in hayatının anlatıldığı “Control”ü alıyorum? Niye Ian Curtis’in şarkı söylerken hüzünle kapanan gözleri beni bu kadar etkiliyor? Hayatımın hiçbir dönemi kendimi intihara yakın hissetmemiş olmama rağmen, intihara olan bu ilgim nereden kaynaklanıyor? Geriye doğru gitmeye başladım, Tutunamayanlar’la mı başlamıştı? Lise 2, “Mısra 595: Çare yok bu dünyadan gideyim gayrı. Çare... bulunacaktır”, hayır, sanırım ondan önceydi; ortaokulda okuduğum “Birgün Tek Başına”yla ilgiliydi sanırım. Ortaokula giden bir kız neden “Bir Gün Tek Başına” okur, bu ayrı bir araştırma konusu tabi. Çok ilginç, bir roman okuyorsunuz, kitaptaki ana karakteri kafanızda tüm detaylarıyla hayal ediyorsunuz, sonra birgün kafanızda hayal ettiğiniz o karakterin tıpatıp benzerini bir kitabın kapağında görüyorsunuz. Kitabın ana karakteri Günsel’in resmini, Nilgün Marmara’nın kitabının kapağında görmem, Günsel’in Nilgün Marmara oluşu, Nilgün Marmara’nın intihar etmiş oluşu zamandaki kırılmanın gerçekleştiği andı sanırım ve o an intihara merak salmış olmalıydım. Sonrasında, bu merakı ispatlarcasına, üniversite 2. sınıfta İngilizce dersindeki zorunlu sunuşlardan birinde, konu olarak “intihar”ı seçişim geliyor aklıma. Hayal meyal anlattıklarımı hatırlıyorum: İntihar tipleri, cinsiyet ve yaşa göre istatistikler, kadınların vücutlarına zarar vermeyecek, öldükten sonra da “güzel” kalacak şekilde intihar etmeyi tercih etmeleri, erkeklerin bunu daha brutal yöntemlerle gerçekleştiriyor oluşları... Yine de konuyu “intihar”olarak seçmiş olmamda, o dönem ODTÜ’de artan intiharların etkisi de olmuştu sanırım. 3. sınıfta Türkçe dersinde yapmam gereken sunuşta da, hayatını intiharla sonlandırmış bir tanzimat aydını olan Beşir Fuad’ı anlatmayı seçmiştim. Bu da aynı takıntının devamı olsa gerek.... Steve Jobs’un dediği gibi: “bazen noktaları geriye bakarak birleştirebilirsiniz”, ne demek istediğini daha iyi anlıyorum galiba...

“Wriscutters: A Love Story”, intihar edilmiş bir dünyada geçmesine rağmen, kesinlikle çok eğlenceli, hayata –araf desem daha doğru olacak galiba- olumlu bakan, mutlu sonla biten, bir aşk filmi aslında. Pazar neşesi oldu benim için. Filmin sonunda Zia’nın kendisiyle olan diyaloğu çok hoştu. Anladığım kadarıyla ingilizcesini yazmaya çalıştım:

“ And me? I think i finally understand what Kneller is trying to say. It only happens when it doesn’t matter. Comes without effort.

Maybe Eugene is right: Maybe I only get stuck on girls that I don’t have the chance being with. I am glad for Mikal but. I am sure she got her visa all straight now. She did say she will be right back. But again, Eugene’s all the wisdom is, when a girl says that, she never does actually come back. So, I don’t know, i will figure it out...”

ODTÜ Gisam’da, Modern Visual Arts dersinde, belgesel sinemaya “Nanook of the North”la giriş yapmıştık. Çekilmiş ilk belgesel film olarak anlatmışlardı, yanılıyor da olabilirim. Sessiz, siyah-beyaz, bir eskimo ailesinin kara rağmen olan hayatını anlatan bir filmdi. Karda açtığı çukurda balık avlamaya çalışan bir adam hatırlıyorum. Wristcutters’daki Eugene’nin dilsiz kuzeyli kız arkadaşının adının Nanuk oluşu bu filme bir göndermeydi sanırım...


2 yorum:

hakkımda dedi ki...

yazının temasından bağımsız olarak belirtmeliyim ki, sinema tarihinde eskimoların çoğu nanuk'tur. Tıpkı kemal Sunal filmlerindeki almanların hans ya da helga olması gibi. Allah aşkına kaç kiş bir eskimo adı bilir ki

Özge dedi ki...

öyleymiş gerçekten, internette yapılan küçük bir araştırma herşeyi ortaya koyuyor. inuktitut dilinde -eskimoca- anlamı da kutup ayısıymış...