Köye girdiğimizde konser henüz başlamamıştı. Yanıbaşımdan süzülerek yükselip yuvasına konan leylek bize “Leylek Şenliği”nde olduğumuzu hatırlatmakta gecikmedi. Başımı kaldırdığımda leyleklerin tünediği diğer yuvaları da farkettim. Nisan ayında İstanbul Gülhane Parkı’nda gördüğüm leylekleri şaşkınlıkla seyrederek, “Eskikaraağaç’da bu kadar leyleği hiç birarada görmedim, leyleklerin asıl mekanı burasıymış meğer” deyişim aklıma geldi. Cahillik başa bela, mevsiminde gelmek gerekiyormuş zahir.
Köyün girişinde konser alanının yanında davul zurna eşliğinde oynayan gruba yaklaşınca, ortada yörük edası ile kollarını kaldırmış Mustafa Bozbey’i seçebildim, Sena Kaleli de yanıbaşındaydı. Keyifler yerindeydi.
Çevreme şöyle bir bakınınca, çoğu insanı bir yerlerden bir şekilde tanıdığımı farkettim. Güzel bir duyguydu bu, tanıdıkların arasında olmak.
Şenlikte görev alanların her birinin çabası ayrı ayrı takdire değer ama, projeye katkıları bir yana, Franziska Arıcı’nın herşeyi videosuyla belgeleme çabası beni çok etkiledi. Hiçbir şenlikte kamerasını elinden düşürmüyor, herşeyi mümkün olduğunca kaydetmeye çalışıyor.
Karanlık çökene kadar göl kıyısında ters çevrilmiş bir sandalın üzerinde oturduk. Yanıbaşımızda, güneşin batışıyla birlikte gölde oluşan muhteşem manzarayı çekmeye çalışan fotoğrafçılar vardı. Göl o kadar güzeldi ki, daha erken gelebilsek sandalla bir tur atardık diye düşündüm.
Yine de göl, denizin tadını ve ferahlığını vermiyor insana... Kurbağaları ve sivrisinekleri eksik olmuyor. Hava karardıkça, göl kıyısındaki arsız kurbağalar da seslerini giderek yükseltmeye başladılar, biz de gölle vedalaşıp yavaş yavaş konser alanına doğru yol aldık.
Konserin başlamasına yakın davullu zurnalı oynayan ekibe, korkutucu bir Pagan figürünü andıran 2,5-3 m boyunda koca bir leylek maketi eşlik etmeye başladı. Oynatıcısı leyleğin kanatları açıp kapattıkça, maketin üzerindeki rengarenk tüller uçuşuyordu. Leyleğin kafası bir o yana bir bu yana düşüyor, “sıkıldım, lütfen beni rahat bırakın” diyordu sanki.
Nihayet konser başladı. Parketmiş arabalardan dolayı köye girememiş olan Şevval’i, bir motosikletin arkasında getirmişler, bu yüzden saçları biraz dağılmış. Bir türkü söyledikten sonra bu açıklamayı yaparak başladı konsere... Elbette saçları çok güzeldi ve her zamanki gibi harika gözüküyordu. Doğu’dan yola çıkıp, Ege’ye, sonra İstanbul’a ve en sonunda Karadeniz’e ulaştık söylediği türkülerle. Arada söylediği neşeli alaturkalar da oldukça keyifliydi. “Ada sahillerinde bekliyorum...” Ancak Karadeniz türkülerinin yeri ayrı, onları başka bir güzellikte söylüyor. Türkülerin çoğuna oynayarak eşlik ederken, Karadeniz türkülerinde kendimi bir “cigara”yı tüttürürken buldum. “Kimse almasın seni, oy, gene bana kalasın...”
Ne yazık ki aniden bastıran yağmurla konseri yarıda kesmek zorunda kaldı Şevval. Son şarkılarını söylerken seyircilerin ıslandığını görüp, “ben de ıslanmak istiyorum” diyerek sahnenin üzerine çekilen brandayı reddetmesi oldukça hoş bir jestti. İkinci jestini seyircilerini kırmayıp yağmur altında 2 defa bis yaparak yaptı. Hem de dolu dolu iki Karadeniz türküsüyle. Konserden mest olmuş bir şekilde, ağzımız kulaklarımızda ayrıldık. Bir de, muhtarın konserin sonundaki teşekkür cümlesi unutulmazlar arasında yerini aldı : “Böyle ananın da böyle kızı olur”
Konser sırasında acıkınca bir gözleme kuyruğuna girdik. Kuyrukta beklerken, pagan leyleğini başını bir duvara dayamış bana bakarken gördüm. Sessizce yanına gittim, elimi başına koydum. Bana bir hikaye anlattı... Bir de bu komik ve karanlık fotoğraflar ortaya çıktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder