17 Ocak 2011 Pazartesi

beauty rules

Uzun zaman sonra nihayet bir konsere gidebildim. Oi va voi. Grubu çok iyi bilmiyordum aslında, zamanında bi kaç şarkılarını dinlemişliğim ve unutmuşluğum vardı o kadar, ancak kafamda "iyi grup" olarak kategorize etmişim. Konser afişini görünce şans eseri dışarı çıktığım o gün, koşa koşa gidip almıştım bileti...
Dodiği beslemek ve eğlemek son dakikaya kaldığı için yarım saat gecikmeli geldik salona, neyse ki konser başlamamıştı. Boş bir salon beklerken, merdivenleri bile full dolu görmek şaşırttı beni. Bayağı bir kitlesi varmış, takdir ettim. Yerimize oturanları kaldırmayı başardıktan hemen sonra konser başladı. Baştan sona süper bi konserdi, çok eğlendik... Herneyse asıl bahsetmek istediğim bunlar değil; solist. Tanrım o nasıl estetik bir beden, nasıl bir egzotik güzellik... Böyle güzel bir zenci görmedim bugüne kadar.  Abla avatar, elf karışımı bişeydi. Habeşliler böyle oluyormuş meğerse. Estetik bedenler, düz saçlar. Kendisinin erkek kardeşlerini görmek üzere sonraki yurt dışı seyahatimi Habeşistan'a gerçekleştirmek istiyorum.
Malum grup üyeleri yahudi. Muhtemelen sonradan bulunduğu iddia edilen kayıp 13. kabileye mensup bir Habeş yahudisi kendisi...
Herşeyin başı güzellik galiba. Abla sahneye çıkıyor, grup gözümüzde ışıldıyor, abla kenara çekiliyor, enstrümantal sololarda sahneye bakasımız gelmiyor. Hele grubun diğer bayan üyesi, çirkincene çelimsiz kemancı abla, ağzıyla kuş tutsa faydası yok. Allah'ın gücüne gitmesin (böyle derler), bu zenci solistin yanında "insan müsveddesi" gibi kalıyordu. Kemanı ağlatsa gözümüzde değeri yok.
Beauty rules demekten başka birşey kalmıyor sanırım geriye.
Bir de basçıları, "basçılar hep biraz "weird" oluyor" tezimi  destekler nitelikteydi.
Dediğim gibi konser güzeldi, hem göze hem kulağa. Coşturmaya coşturdular, hatta ayağa kalktık, 1-2 zıpladık, hafiften göbek bile attık. Öncesinde 2 tek atsak keyfimize diyecek olmazdı...

Özledim içmeyi ya... Vakti gelince şöyle "tıksırıncaya kadar"...

10 Ocak 2011 Pazartesi

night shift

üçbuçuktan beri ayaktayız oğlum, kucağımda evi dolaşma, ayakta sallama herşeyi deniyorum bana mısın demiyorsun, gözlerin cin gibi açık etrafı seyrediyorsun, kendince eğlence aradığın belli... azıcık kanepede dinlenelim desem çığlığı basıyorsun, kıvrık bacaklarınla havaya tekmeler savuruyorsun.. emerken uyuyakalmamaya da kararlısın...

hadi lütfen biraz uyuyalım.... pleeeaaase

http://www.muzik.net.tr/#Lz7wMp6kqCM/r/!/

5 Ocak 2011 Çarşamba

happy

Son günlerde beni en çok mutlu eden anlar:
Yavrumun bilinçsiz de olsa dişsiz ağzıyla bana kocaman gülümsemesi
Yavrum göğsümde uyurken onun hızlı hızlı soluk alıp verişini dinlemek, soluğunun yüzüme vurması
Yumuşacık yanağını öpmek öpmek öpmek
Yanağımı yanağına dayayıp boynundan mis gibi kokusunu içime çekmek
Leblebi ayak parmaklarını ısırmak

22 Aralık 2010 Çarşamba

Levent Erol

Uzun yazmaya vakit yok. Aklımdakileri kısacık yazayım bari. Ben bunu yazarken bile veledim köşede mızmızlanmakta...

Küçük Levent,17.11.2010'da (bayramının 2. günü) saat 14:45'de 3068 gr, 48 cm olarak dünyaya geldi.

Doğduktan sonra kucağıma verdikleri an müthişti. Hayatımda bu kadar güzel bir koku duymadım ve bu kadar yumuşak bir şeye dokunmadım. "Çocuğumu görür görmez aşık oldum" diyorlar ya, bence o dokunur dokunmaz ya da koklar koklamaz olmalı. Görmek; koklamak ve dokunmak kadar büyük etki yaratmıyor... "Cennet kokuyor" diyorlar ya, o kokunun tanımı olsa olsa cennet kokusu olur bence de...

Doktorum Mümin Karahasan'a çok şey borçluyum. Hamilelikten doğuma kadar olan süreci çok başarılı bir şekilde yönetti. Tembellik etmesem gazeteye ilan verip kendisine teşekkür edeceğim. Acıbadem Hastanesi de gerek sunduğu imkanlar, gerek doktorları ve hemşireleri ile müthişti. Bir kaç takım gecelik-pijama alıp doğuma gidilebilir, başka hiç bir şeye gerek yok. "Doğum çantası" da neymiş...
Teşekkür etmem gereken bir doktor daha var sanırım. Doğumdan sonra İstanbul'dan atlayıp bebeğimizi görmeye gelen, ufak bir anlaşma karşılığında (!) bizi bebeğimize isim koyma işkencesinden kurtaran, çocuğumuzun isim babası, kadim dostumuz  Levent Taşyıkan'a da buradan teşekkürler.

Bebeğime karşı hissettiklerim, gerçekten de "aşk" duygusuna çok yakın. Hani kalp küt küt atar ya, aynen öyle... Yerleşik bir ilişki düzenine geçtikten sonra, ilişkinin başındaki kalp çarpıntılı süreci özlemle anan bayanlara tavsiyem: çocuk yapın. İlişkinin başında dinlediğiniz tüm aşk şarkıları yeniden anlam bulacak. Radyoda Yeni Türkü'den "Aşk Yeniden" çalıyor, Levent'i düşünüyorum, Sezen Aksu "seni pamuklara sarmalar sararım" diyor Levent'i düşünüyorum. Kalbim çarpıyor, "gözlerim doluyor aşkımın şiddetinden", daha ne isterim.:)

Hamileyken Fırat'la özdeşleştirmiştim çocuğumu kafamda ama Levent'in Fırat'la pek ilgisi yok gibi. Çok ciddi bir çocuğa benziyor, elinde olsa şimdiden takım elbise giyecek sanki. Soğukkanlı, sakin bir yapısı varmış gibi ... Zaman neler gösterecek göreceğiz tabi. Miniğim büyümekte şimdi...









14 Kasım 2010 Pazar

Yorgunum demeyeceğim

"
AÇ KAPIYI BEN GELDİM
Korka korka değil, usul usul değil
Elim yüreğimde çarpa çarpa geldim
Aç kapıyı bak ne diyeceğim
Bir senin ellerinden, bir senin gözlerinden
Dişlerinden dudaklarından
Nergisler Ocak ayında açtı
Kendimden bahsetmeyeceğim
Yediveren güllerden
Duvardan sarkan güllerden
Çocuklardan, sabah erken okula giderlerken
Atlardan bahsedeceğim
Kan ter içinde atlardan.

Aç kapıyı bak ne diyeceğim
Ne kadar küsülü çocuk varsa barıştırdım, oynuyorlar
Tam kırk çeşit sarmaşık gül buldum
Penceremin dibinde açacak.
Ekinleri dolu vurmadı,
Çekirge gelmedi,
Kurak olmadı.
Yorgunum demeyeceğim,
Bir evimiz olsa demeyeceğim,
Yüreğim daralıyor demeyeceğim.
Bir baksan gözlerime
Başını çevirmeyeceksin,
Yürüyüp gitmeyeceksin,
Elini çekmeyeceksin.
Bir baksan gözlerime
Dağda yakılmış ateşler göreceksin.
Aç kapıyı kim geldi bak
Bak nasıl havalandı güvercin.
Açmam diyemezsin artık,
Aç!"

ODTÜ Şiir Topluluğu'ndan Gökhan, ne güzel okurdu bu şiiri, ne güzel bir şiirdi. Dinletiden dinletiye bayılarak dinlerdim. Ancak şairini öğrenme girişimim olmamıştı hiç. 

Annemlerde bir köşeye kaldırılmış, eski tozlu radyo+kaset+cd çaları eve getirdim geçen, mutfakta iş yaparken birşeyler dinlerim diye. Ne var ki ne CD ne kaset çaları çalışıyordu,  radyosu ise sadece  TRT FM'i çekiyordu. Ben de bu eski cihazdan vazgeçmeyip mutfakta geçirdiğim sürelerde iyisiyle kötüsüyle dinlemeye başladım TRT FM'i. 

Bugün bulaşıkları makineye yerleştirmeden radyoyu açtım, sunucu bir bağlantı yaptı ve yaşlıca bir adam radyoda bu şiiri okumaya başladı. Beni inanılmaz etkiledi, Mimarlık Amfi'de dinletide sandım kendimi birden...
Şiiri okuyan kişinin şiirin şairi olduğunu, bir dönem Cumhuriyet savcılığı yaptığı Karşıyaka Adliyesi'nin arka sokağına Karşıyaka Belediyesi tarafından adının verildiği, "Bir Tanığım Kalsın" adında yeni bir kitap yazdığını ve adının Berin Taşan olduğunu öğrendim program sayesinde...

Berin Taşan'a uzun ömürler diliyorum, Urla dolaylarında yerleşik bulunan Gökhan'a da buradan  selamlar...

10 Ağustos 2010 Salı

minyon

Bebeklerin boyu posu yerinde mi diye kontrol etmeye yarayan bi grafik var. Bugüne kadarki bebeklerin boylarının poslarının ortalamalarından elde edilen üst ve alt sınır çizgileri mevcut. Ultrasona giriyosun, cihaz çocuğu ölçüp biçiyo, sonra değeri bu grafik üzerinde gösteriyo. Bizimki hep alt çizgi üzerinde. Doktor en nihayetinde: "Minyon bir çocuğunuz olacak" dedi. Ben içimden: "Sinek gibi dolaşacak ortalıkta desene"...
Efendim dünyaya ciddi ciddi bir "Fırat" getireceğim sanırım. Bu vesileyle haftasonu Fırat'ın kitabını aldım, oradan bi kaç karikatürü buraya ekleyeyim dedim. Fırat ya, en iyi şey.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Week 23

Ufaklık artık benimle. Minik tekmeleri beni çok eğlendiriyor. Karnım dalga dalga. Özellikle akşam 17:00 civarı hızlı bir tekme seansı yaşıyoruz. Muhtemelen gece boyu hareket edip, ben uyanınca uykuya dalıyor ve bu saatlerde uyanıyor işte. Çok şirin ve sempatik bir çocuk olacağını hissediyorum, onunla kurduğum iletişimden bu sonuca varıyorum. Kim böyle nazik tekmeler atabilir ki? Çok da hareketli olacak gibi geliyor, içimde bir enerji patlaması yaşıyor sanki, tekmelemeye bir kere başladı mı kendini durduramıyor. Anası gibi miskin olmayacak zahir.
 
Bazen tekme atmadığında canım sıkılıyor, kapısını çalıyorum onu uyandırıyorum, bu uyandırma işlemi göbeğime pat pat vurmak ve ona seslenmek suretiyle gerçekleşiyor. Uyanıp biraz tekmeledi mi, keyfim yerine geliyor. Biraz bencil miyim ne?

Bir de son 2 haftadır eksponensiyel bir hızla büyüyor, 2 hafta öncesine kadar doğru düzgün göbeğim bile yoktu, şimdi sabah kalkıyorum göbeğim yarım santim ileride.

Genel literatüre katkı babında; kız bebekte annenin canı ekşi, erkekte tatlı çekermiş muhabetti doğruymuş. Ekşiyle işim yok gerçekten, ofise getirilen koca koca "Konya şeker"lerinden 6-7 tane yedim bugün... Bir de sıcaklıklara dayanamama meselesi var. İyi tarafı: Eskiden azıcık soğuk su içsem boğazlarım şişer, birazcık klima üflese boynum tutulurdu. Hamilelikle birlikte artan vücut ısısının etkisiyle, buzluktan çıkardığım buzlu suları içiyorum boğazlarım bana mısın demiyor. Klimaları sonuna kadar açıyorum, önüne geçip oturuyorum, en küçük bir tutulma emaresi yok. Soğuğa karşı kırılganlığım böyle geçici bir süre de olsa geçince kendimi ekstra güçler kazanmış bir bilgisayar oyunu kahramanı gibi hissediyorum. Tabi sıcakta herşey tam tersi. Sıcaklarda dışarıda yürümeye kalktığımda, 100 m'den sonra çekişten düşüyorum. Adım atacak halim kalmıyor, hemen oturacak yer arıyorum. Sıcakta merdiven çıkmak tam bir kabus... Vücut bazen bu durumu kaldıramıyor. Hatta bi kaç defa gözüm karardı ve bayıldım. Hayatımda daha önce hiç bayılmamıştım, merak ederdim nasıl bişey diye, pek de matah bişey değilmiş, tavsiye etmiyorum.

Mevcut kilom 56, zaman neler getirecek göreceğiz... Fazla birşey getirmese iyi olurdu hani...