22 Aralık 2010 Çarşamba

Levent Erol

Uzun yazmaya vakit yok. Aklımdakileri kısacık yazayım bari. Ben bunu yazarken bile veledim köşede mızmızlanmakta...

Küçük Levent,17.11.2010'da (bayramının 2. günü) saat 14:45'de 3068 gr, 48 cm olarak dünyaya geldi.

Doğduktan sonra kucağıma verdikleri an müthişti. Hayatımda bu kadar güzel bir koku duymadım ve bu kadar yumuşak bir şeye dokunmadım. "Çocuğumu görür görmez aşık oldum" diyorlar ya, bence o dokunur dokunmaz ya da koklar koklamaz olmalı. Görmek; koklamak ve dokunmak kadar büyük etki yaratmıyor... "Cennet kokuyor" diyorlar ya, o kokunun tanımı olsa olsa cennet kokusu olur bence de...

Doktorum Mümin Karahasan'a çok şey borçluyum. Hamilelikten doğuma kadar olan süreci çok başarılı bir şekilde yönetti. Tembellik etmesem gazeteye ilan verip kendisine teşekkür edeceğim. Acıbadem Hastanesi de gerek sunduğu imkanlar, gerek doktorları ve hemşireleri ile müthişti. Bir kaç takım gecelik-pijama alıp doğuma gidilebilir, başka hiç bir şeye gerek yok. "Doğum çantası" da neymiş...
Teşekkür etmem gereken bir doktor daha var sanırım. Doğumdan sonra İstanbul'dan atlayıp bebeğimizi görmeye gelen, ufak bir anlaşma karşılığında (!) bizi bebeğimize isim koyma işkencesinden kurtaran, çocuğumuzun isim babası, kadim dostumuz  Levent Taşyıkan'a da buradan teşekkürler.

Bebeğime karşı hissettiklerim, gerçekten de "aşk" duygusuna çok yakın. Hani kalp küt küt atar ya, aynen öyle... Yerleşik bir ilişki düzenine geçtikten sonra, ilişkinin başındaki kalp çarpıntılı süreci özlemle anan bayanlara tavsiyem: çocuk yapın. İlişkinin başında dinlediğiniz tüm aşk şarkıları yeniden anlam bulacak. Radyoda Yeni Türkü'den "Aşk Yeniden" çalıyor, Levent'i düşünüyorum, Sezen Aksu "seni pamuklara sarmalar sararım" diyor Levent'i düşünüyorum. Kalbim çarpıyor, "gözlerim doluyor aşkımın şiddetinden", daha ne isterim.:)

Hamileyken Fırat'la özdeşleştirmiştim çocuğumu kafamda ama Levent'in Fırat'la pek ilgisi yok gibi. Çok ciddi bir çocuğa benziyor, elinde olsa şimdiden takım elbise giyecek sanki. Soğukkanlı, sakin bir yapısı varmış gibi ... Zaman neler gösterecek göreceğiz tabi. Miniğim büyümekte şimdi...









14 Kasım 2010 Pazar

Yorgunum demeyeceğim

"
AÇ KAPIYI BEN GELDİM
Korka korka değil, usul usul değil
Elim yüreğimde çarpa çarpa geldim
Aç kapıyı bak ne diyeceğim
Bir senin ellerinden, bir senin gözlerinden
Dişlerinden dudaklarından
Nergisler Ocak ayında açtı
Kendimden bahsetmeyeceğim
Yediveren güllerden
Duvardan sarkan güllerden
Çocuklardan, sabah erken okula giderlerken
Atlardan bahsedeceğim
Kan ter içinde atlardan.

Aç kapıyı bak ne diyeceğim
Ne kadar küsülü çocuk varsa barıştırdım, oynuyorlar
Tam kırk çeşit sarmaşık gül buldum
Penceremin dibinde açacak.
Ekinleri dolu vurmadı,
Çekirge gelmedi,
Kurak olmadı.
Yorgunum demeyeceğim,
Bir evimiz olsa demeyeceğim,
Yüreğim daralıyor demeyeceğim.
Bir baksan gözlerime
Başını çevirmeyeceksin,
Yürüyüp gitmeyeceksin,
Elini çekmeyeceksin.
Bir baksan gözlerime
Dağda yakılmış ateşler göreceksin.
Aç kapıyı kim geldi bak
Bak nasıl havalandı güvercin.
Açmam diyemezsin artık,
Aç!"

ODTÜ Şiir Topluluğu'ndan Gökhan, ne güzel okurdu bu şiiri, ne güzel bir şiirdi. Dinletiden dinletiye bayılarak dinlerdim. Ancak şairini öğrenme girişimim olmamıştı hiç. 

Annemlerde bir köşeye kaldırılmış, eski tozlu radyo+kaset+cd çaları eve getirdim geçen, mutfakta iş yaparken birşeyler dinlerim diye. Ne var ki ne CD ne kaset çaları çalışıyordu,  radyosu ise sadece  TRT FM'i çekiyordu. Ben de bu eski cihazdan vazgeçmeyip mutfakta geçirdiğim sürelerde iyisiyle kötüsüyle dinlemeye başladım TRT FM'i. 

Bugün bulaşıkları makineye yerleştirmeden radyoyu açtım, sunucu bir bağlantı yaptı ve yaşlıca bir adam radyoda bu şiiri okumaya başladı. Beni inanılmaz etkiledi, Mimarlık Amfi'de dinletide sandım kendimi birden...
Şiiri okuyan kişinin şiirin şairi olduğunu, bir dönem Cumhuriyet savcılığı yaptığı Karşıyaka Adliyesi'nin arka sokağına Karşıyaka Belediyesi tarafından adının verildiği, "Bir Tanığım Kalsın" adında yeni bir kitap yazdığını ve adının Berin Taşan olduğunu öğrendim program sayesinde...

Berin Taşan'a uzun ömürler diliyorum, Urla dolaylarında yerleşik bulunan Gökhan'a da buradan  selamlar...

10 Ağustos 2010 Salı

minyon

Bebeklerin boyu posu yerinde mi diye kontrol etmeye yarayan bi grafik var. Bugüne kadarki bebeklerin boylarının poslarının ortalamalarından elde edilen üst ve alt sınır çizgileri mevcut. Ultrasona giriyosun, cihaz çocuğu ölçüp biçiyo, sonra değeri bu grafik üzerinde gösteriyo. Bizimki hep alt çizgi üzerinde. Doktor en nihayetinde: "Minyon bir çocuğunuz olacak" dedi. Ben içimden: "Sinek gibi dolaşacak ortalıkta desene"...
Efendim dünyaya ciddi ciddi bir "Fırat" getireceğim sanırım. Bu vesileyle haftasonu Fırat'ın kitabını aldım, oradan bi kaç karikatürü buraya ekleyeyim dedim. Fırat ya, en iyi şey.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Week 23

Ufaklık artık benimle. Minik tekmeleri beni çok eğlendiriyor. Karnım dalga dalga. Özellikle akşam 17:00 civarı hızlı bir tekme seansı yaşıyoruz. Muhtemelen gece boyu hareket edip, ben uyanınca uykuya dalıyor ve bu saatlerde uyanıyor işte. Çok şirin ve sempatik bir çocuk olacağını hissediyorum, onunla kurduğum iletişimden bu sonuca varıyorum. Kim böyle nazik tekmeler atabilir ki? Çok da hareketli olacak gibi geliyor, içimde bir enerji patlaması yaşıyor sanki, tekmelemeye bir kere başladı mı kendini durduramıyor. Anası gibi miskin olmayacak zahir.
 
Bazen tekme atmadığında canım sıkılıyor, kapısını çalıyorum onu uyandırıyorum, bu uyandırma işlemi göbeğime pat pat vurmak ve ona seslenmek suretiyle gerçekleşiyor. Uyanıp biraz tekmeledi mi, keyfim yerine geliyor. Biraz bencil miyim ne?

Bir de son 2 haftadır eksponensiyel bir hızla büyüyor, 2 hafta öncesine kadar doğru düzgün göbeğim bile yoktu, şimdi sabah kalkıyorum göbeğim yarım santim ileride.

Genel literatüre katkı babında; kız bebekte annenin canı ekşi, erkekte tatlı çekermiş muhabetti doğruymuş. Ekşiyle işim yok gerçekten, ofise getirilen koca koca "Konya şeker"lerinden 6-7 tane yedim bugün... Bir de sıcaklıklara dayanamama meselesi var. İyi tarafı: Eskiden azıcık soğuk su içsem boğazlarım şişer, birazcık klima üflese boynum tutulurdu. Hamilelikle birlikte artan vücut ısısının etkisiyle, buzluktan çıkardığım buzlu suları içiyorum boğazlarım bana mısın demiyor. Klimaları sonuna kadar açıyorum, önüne geçip oturuyorum, en küçük bir tutulma emaresi yok. Soğuğa karşı kırılganlığım böyle geçici bir süre de olsa geçince kendimi ekstra güçler kazanmış bir bilgisayar oyunu kahramanı gibi hissediyorum. Tabi sıcakta herşey tam tersi. Sıcaklarda dışarıda yürümeye kalktığımda, 100 m'den sonra çekişten düşüyorum. Adım atacak halim kalmıyor, hemen oturacak yer arıyorum. Sıcakta merdiven çıkmak tam bir kabus... Vücut bazen bu durumu kaldıramıyor. Hatta bi kaç defa gözüm karardı ve bayıldım. Hayatımda daha önce hiç bayılmamıştım, merak ederdim nasıl bişey diye, pek de matah bişey değilmiş, tavsiye etmiyorum.

Mevcut kilom 56, zaman neler getirecek göreceğiz... Fazla birşey getirmese iyi olurdu hani...

2010 ODTÜ Mezuniyet Töreninden Görüntüler

İstatistik
Uluslararası İlişkiler
Maden Müh.
İnşaat Müh.
Biyoloji
Kimya
Kimya
İşletme
Endüstri Müh.
Matematik
Elektrik-Elektronik Müh.
Makina Müh.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği

Bu arabayı istiyorum, hem de çok...
Evet, itiraf ediyorum, İskandinav olan herşeye zaafım var...

rüya

Sıcaklardan sanırım, bir sürü acaip rüya görmeye başladım.

Rüya 1:

Yazlık bir evdeyiz ama mevsim kış. Kalabalık bir ev. Sanki nişan düğün öncesi gibi bir hali var, eş dost toplanmış. Odalardan birinde bir ayna var, aynaya bakıyorum, aynada Gökçe'yi görüyorum. "Naber Özge nasılsın" diyor, el sallıyor arkamdan. Kafamı çeviriyorum Gökçe yok. Aynaya bakmaya devam ediyorum. Sonra arkamda ablamı görüyorum. Gelinlik giymiş, çok güzel olmuş. "Napıyosun" diyor, tam "iyiyim" diyeceğim ağlamaya başlıyor… "Ağlama" deyip arkamı dönüyorum ablam yok. Aynaya bakıyorum aynadan göz yaşları süzülüyor benim gözlerime denk gelen yerden.
Dampyr'de önce dünyanın bir yerinde gerçeküstü bir olay cereyan  eder, sonra Harlan Draka devreye girer ya hani, bu rüyanın bir sonraki sahnesinde Harlan Draka devreye girecek sanki...

Rüya 2

Lojmandaki eski bahçeli evimizdeyiz. Çok sevdiğim, en iyi şekilde ağırlamak istediğim misafirlerim var. Mutfakta çabalıyorum ama bir türlü ortaya birşey çıkaramıyorum. Annem de mutfakta, sürekli yaptığım herşeye karışıp bozuyor, bir türlü yemek yapamıyorum. Annem saçma sapan şeyler yapıyor, mesela bulaşık makinasında yıkanan bulaşıkları, makinayı durdurup tekrar raflara dizmeye başlıyor. Yemek hazırlayacak temiz tabak bulamıyorum. Herşey birbirine karışıyor. Sinir krizi geçiriyorum. Anneme saydırırken kendi sesimle uykudan uyanıyorum.

Rüya 3

Yine lojmandaki eski bahçeli evimizdeyiz. Şu anda da ailecek orada yaşıyormuşuz meğerse. Yaz mevsimindeyiz ama inanılmaz kar yağıyor. Her yer kar. Hemen arkamızda Uludağ bembeyaz. Yollar yavaş yavaş kapanıyor. Birden aklıma departman müdürümün evine gitmek geliyor annemlerle birlikte. Sürekli evinin bodrumundaki sığınaktan ve burada depoladığı un, yağ,şeker, makarnalardan söz eder Mustafa Bey... Deprem olursa beni bulursunuz der. Rüyada bu konuşmalar aklıma geliyor. Son bir hamleyle yola çıkalım diyoruz ama artık yola çıkmak için çok geç olduğunu anlıyoruz. Kar yavaş yavaş üstümüze yağıyor, çaresizlik içindeyiz. Ölümü bekliyoruz.

Rüya 4

Kardeşim Bulgaristan'da bir üniversite kazanmış. Onu yerleştirmek için Bulgaristan'a gidiyoruz. Bulgaristan meğerse 1970'lerde falanmış. Rüyadaki atmosfer o şekildeydi en azından. Yolda yürürken ninemle karşılaşıyoruz, üzerinde göçmenlere has o mavi pardesü var. Elinde bir bavul, 70 model bir arabanın yanında duruyor. Ninem genç daha ama Mehmet Dede öleli de çok olmuş. Ninem yanındaki adamı gösteriyor. Ben yeniden evlendim diyor. Çok mutlu gözüküyor. Şaşırıyorum, seviniyorum... Ninemle sarılıyoruz birbirimize, rüyada ninemin kokusunu duyuyorum, hatırlıyorum. Vedalaşıyoruz ninemle. Sonra ninem yüzünü görmediğim o adamla birlikte arabaya binip uzaklaşıyor...

-"Nine"m beni büyüten, Bulgaristan göçmeni bakıcım-dı-, çocukken onu çok ama çok severdim, annemden de pek haz etmezdim. Annem okuldan gelip, ninem gitmeye davrandığında, çığlık çığlığa ağlar, ortalığı yıkardım. Ninemin -genelde göçmenlerin giydiği- o mavi pardesüsünün eteklerine yapışırdım, gitmesin diye yerlerde sürünürdüm. Hafta içi nineme doyamazdım, haftasonları Çirişhane'deki evlerine kalmaya giderdim. Cuma akşamı Mehmet Dede işten gelince onun sırtına atlardım, beni sırtında gezdirirdi. -Ninemle Mehmet Dede dünyanın en iyi anlaşan çiftiydi sanırım. Ninem o öldükten sonra yıllarca ağladı. Son zamanlarında Mehmet dedenin onu ziyarete geldiğini, sohbet ettiklerini anlatırdı-  Ninem, "küçük misafirime ne pişireyim" derdi, ben hemen "sütlü makarna" derdim. -Yıllar sonra "sütlü makarna" yapmaya çalıştım, iğrenç oldu.- Evin girişinde bir su tulumbası vardı, oradan su çekerdik, ben çok eğlenirdim. Köpekleri vardı bir tane, adını unuttum, akşamları yemeğini ben verirdim. Üst katta asmanın altındaki salıncakta sallanırdık. Ninem bize her gelişinde mahallesindeki bakkaldan şeker, çikolata, gofret, ne olursa artık, alıp getirirdi. Ninemin getirdiği açık gofreti o kadar çok severdim ki. Hala, marka gofretlerden haz etmem, gider pazardan açık gofret alırım. Öyle alışmışım yıllarca... Ninemin Bulgaristan'dan gelme minik minik çekmeceli dolabını karıştırırdım... İçinden mektuplar, resimler çıkardı. Bir oğlu gemiciydi. İsmail Abi. Dünyanın her yerinden nineme mektup gönderirdi. Singapur diye bir yerin varlığını ilk o mektuplardan öğrenmiştim. Mektupların üzerindeki rengarenk pullar çok hoşuma giderdi, ilkokula başladığımda onlardan bir pul koleksiyonu yapmıştım... Bir de maşinga vardı, sıcak su kaynardı hep üstünde... Ninem bayramlarda bize çok güzel patikler örerdi. Rengarenk, desenli... Yıllar sonra da onu her ziyarete gittiğimde mutlaka bir kaç çift patik tutuştururdu elimize. Koriş bi tanesini kışın şantiyede ayakkabısının içine giydi uzun süre... Geçen yıl ninemi kaybettik. Nineciğim bir taneydi, umarım huzurla uyuyordur mezarında ve Mehmet Dede'ye kavuşmuştur...